21 Ekim 2017 Cumartesi

İlkeli, Onurlu, Sorumlu ve MİLLİYETÇİ İspanya Başbakanı'ndan bölücülere tokat: "Katalonya Özerk Yönetimi Hükümeti Başkanı Carles Puigdemont, Kuzey Irak'taki Mesud Barzani'nin durumuna düştü."

ONURLU VE SORUMLU, MİLLİYETÇİ BAŞBAKANDAN, AYRILIKÇI KATALANLARA ŞOK EDEN HABER...
İspanya'nın onurlu, ilkeli ve sorumlu karakteriyle bilinen Milliyetçi Başbakanı Mariano Rajoy, yoğun itirazlara rağmen bağımsızlık referandumu yapan özerk bölge Katalonya için alınan kritik kararları az önce açıkladı. Açıklama sonucu, Katalonya Özerk Yönetimi Hükümeti Başkanı Carles Puigdemont, Kuzey Irak'taki Mesud Barzani'nin durumuna düştü. Bağımsızlık için rest çeken Puigdemont'u cezalandırmak için şimdi İspanya yönetimi Katalonya'nın özerkliğini kaldırmaya ve parlamentosunun yetkilerini kısmaya hazırlanıyor.
Yapılan açıklamalara göre: İspanyol merkezi hükümeti, Katalonya özerk yönetimi hükümetini fesh etme kararı alarak, en fazla 6 ay içerisinde erken yerel seçime gidilmesi kararını aldı ve bu kararı oylanması için senatoya gönderdi. Katalonya Özerk Yönetimi Hükümeti Başkanı Carles Puigdemont ise bu akşam yerel saatle 21:00'da açıklama yapacağını duyurdu. 
İspanya Başbakanı Mariano Rajoy'un az önce açıkladığı, daha önce görülmemiş sertlikteki tedbirlerden öne çıkanlar şöyle:
- Katalan özerk hükümetinin yetkileri İspanya'nın merkezi hükümetine devredilecek
- Katalan bakanların tamamı görevden alınacak, özerk hükümet yenilenecek
- Katalan parlamentosunun yetkileri kısıtlanacak
- Katalonya'da 6 ay içinde seçimlere gidilecek
Rajoy'un açıkladığı tedbirler onay için İspanya Senatosu'na sunuldu. Oylama 27 Ekim'de.
İspanya Başbakanı, ayrıca, bağımsızlık ilan edilseydi Katalan ekonomisinin yüzde 30 küçüleceğini, şu anda da durumun "endişe verici" göründüğünü açıkladı. Rajoy, alınan bu kararların Katalonya'nın özerklik statüsünü ortadan kaldırmadığını ancak yönetimini yeniden hukuk kuralları içerisine çekmeyi hedeflediğini söyledi.
Katalonya özerk yönetimi, İspanya Anayasa Mahkemesi'nin yasadışı ilan etmesine karşın "Barzani gibi, bazı dış güçlerden yardım ve destek göreceğini ümit ederek; Hukuk dışına çıkmış ve" 1 Ekim 2017'de bağımsızlık referandumu düzenlemişti. Referandumdan bağımsızlığa çok yüksek destek çıkmış ancak Katalonya lideri Carles Puigdemont parlamentodan bağımsızlık ilanını askıya almasını istemişti. Bunun üzerine ise İspanya hükümeti, Katalonya'ya bağımsızlık ilan edip etmediğini netleştirmesi için süre tanımış ancak Puigdemont yönetimi bu süre zarfında talebe yanıt vermemişti.
155'İNCİ MADDE İLK KEZ İŞLEDİ
İspanyol hükümetinin aldığı bu karar, anayasanın 155'inci maddesine dayanıyor.
Anayasanın 155'inci maddesi, bir kriz durumunda ulusal hükümete yarı özerk bölgelerde yönetimi doğrudan eline alınmasına olanak tanıyor. İspanya'nın demokrasiye geçmesinden bu yana bu madde hiç uygulamaya konulmamıştı. Maddede, bir bölgesel yönetimin "İspanya'nın genel çıkarlarına ciddi bir tehdit oluşturacak şekilde davranması" halinde, merkezi hükümetin bu yönetimi "zorla yasalara uygun davranmasını sağlamak için gerekli önlemleri" almasına izin veriyor. 

13 Ekim 2017 Cuma

SON DAKİKA "TÜRK ASKERİ Resmen İDLİB’e (çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İDLİB kentine) Girdi"

TÜRK ASKERİ "Adalet ve Barış İçin" İDLİB’E GİRDİ
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir haftadan fazladır lokasyonda süren araştırma, inceleme, keşif ve değerlendirme faaliyetleri kapsamında bazı zırhlı araçlar, ağır nakliye tırları, tanklar ile özel kuvvetler mensubu askerlerin, dün gece (Türkiye, Rusya ve İran tarafından Astana toplantılarında) çatışmasızlık (Güvenlik, emniyet, normal şartlarda yaşam ve barış) bölgesi olarak ilan edilen Suriye’nin İdlib kentine giriş yaptığı iddia edildi.
Bazı resmi kaynaklar ve Ajanslardan alınan bilgilere göre Türkiye, Rusya ve İran arasında varılan mutabakat kapsamında çatışmasızlık bölgesi ilan edilen Suriye’nin İdlib kentindeki askeri hareketlilik devam ediyor. Bölgedeki keşif faaliyetleri kapsamında dün gece özel kuvvetler mensubu askerler ile zırhlı araçların İdlib bölgesine girdiği iddia edildi. Sınırı geçen asker ve zırhlı araçların sayısına ilişkin ise kaynaklardan farklı bilgiler yansıdı. Bazı kaynaklarda 12 zırhlı araç ile 80 civarında özel kuvvetler mensubu askerin sınırı geçtiği belirtildi. İlerleyen zamanlarda sınırı geçen asker ve zırhlı araç sayısının TSK’nın plan ve programı çerçevesinde artabileceği kaydedildi. Sınırı geçen askerlerin ise Afrin ile İdlib sınırında konuşlanacağı ileri sürüldü. Suriye sınırındaki askeri hareketliliğe ilişkin bazı görüntüler de sosyal medya kullanıcıları tarafından paylaşıldı. Öte yandan, Oğulpınar Karakolu’nu gören bölgede askeri hareketliliği görüntüleyen gazeteciler de Hatay Valiliği kararı ile bölgeden çıkartıldı.
TANKLAR SINIRA YERLEŞTİRİLDİ
Ülkemizin Batı illerinden Hatay'ın Reyhanlı İlçesi'ne bugün gönderilen 15 tank, Oğulpınar Karakolu ile sınıra örülen duvar arasına konuşlandırıldı. Gece karanlığında namluları Suriye'yi görecek şekilde yerleştirilen tanklar, bölgede hareketli ve heyecanlı saatler yaşattı.
CANLI YAYINDA AÇIKLANDI
Bu arada gazeteci Nevzat Çiçek, CNN TÜRK'te katıldığı canlı yayında Türk askerinin İdlib'e girdiğini söyledi. Çiçek, İdlib'e giren Özell Kuvetler askeri sayısının 80 civarında olduğunu ve 40 askerin daha gireceğini ifade etti. Askerlerle birlikte 12 zırhlı aracın da İdlib'e giriş yaptığını belirtti. Konuyla ilgili olarak bilgisine başvurulan Güvenlik uzmanı Abdullah Ağar ise İdlib'e giriş saatini 22.15 olarak açıkladı.
BM’DEN YARDIM
Öte yandan BM’nin 25 yardım TIR’ı da Cilvegözü Gümrük Kapısı’ndan Suriye’ye geçiş yaptı. Jandarma’nın gözetiminde sınır kapısına gelen 25 TIR işlemlerini tamamladıktan sonra Suriye’nin idlib kentine doğru yola çıktı. BM yetkilileri, TIR’lardaki yardım malzemelerinin İdlib ve ilçelerinde yaşayan sivil halka dağıtılacağını açıkladı.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Müttefikten Misilleme ve Terör-Tedhiş (Kürt-İsrail) Koridoru Engellemesine Karşı Açık Tehdit Resti

ABD'DEN BOMBA TÜRKİYE KARARI
ABD Türkiye'ye yönelik vize işlemlerini durdurduğunu ve "süresiz olarak" askıya aldığını açıkladı. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Büyükelçiliği tarafından yapılan, konuyla ilgili açıklamada bu kararın nedeni "güvenlik" olarak açıklandı...
ABD, 09 Ekim 2017 Pazartesi günü itibarıyla geçerli olmak kaydıyla (şu an yürürlükte) Türkiye'ye yönelik vize işlemlerini durdurduğunu ve ucu açık biçimde (süresiz) askıya aldığını açıkladı. ABD Büyükelçiliği tarafından 08 Ekim 2017 Pazar günü yapılan açıklamada bu kararın nedeni "güvenlik" olarak açıklandı.
ABD'de okuyan ve tedavi gören Türk vatandaşlarının bu karardan olumsuz etkilenmesi bekleniyor. ABD'nin halihazırda vize başvurusunu durdurduğu ülkelerin arasında İran, Libya, Suriye, Yemen, kısmen Belarus, ve Kamboçya bulunması da sosyal medyada tartışma yarattı.
TÜRKİYE'DEN MİSİLLEME
Öte yandan ABD’nin Türkiye'den vize başvurularının askıya alındığını açıklamasının ardından Türkiye de ABD vatandaşlarının vize başvurularını askıya aldı. Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği'nin yaptığı yazılı açıklamanın ise ABD'nin yaptığı açıklamayla kelimesi kelimesine aynı olması dikkat çekti.

7 Ekim 2017 Cumartesi

“Yerli, Yerel ve Milli, Orijinal Tohum” karşıtı menfur ihanet şebekeleri, Tohum Islah İstasyonlarını kapatan devşirmeler ve bunlara yardım ve yataklık eden “organize” insanlık düşmanları utansın!..

DÜNYADA TEK ÖRNEĞİ ANTALYA'DA! 
20 YIL ÖNCE BULUNDU!
Bir yanda, dünyanın en nadir faunası ve en değerli bitki örtüsüne sahip Türkiye Cumhuriyeti'nin bu doğal Milli Servetini, gücünü ve geleceğini yok etmeye çalışan amansız düşmanlar; Dahili ve harici bedhahlar, diğer tarafta: Büyük bir inanç, azim ve kararlılıkla "yerel, yerli, orijinal ve milli" değer ve varlıklarımızı korumaya çalışan bilim insanları.. İşte, millet olarak gurur duyacağımız ve her daim şükranla anacağımız sevindirici bir gelişme. Antalya’da türünün tek örneği olan bir susam çeşidi bulundu. 20 yıl önce bulunan ve bilim adamlarının üzerinde çalışma gerçekleştirdiği türün, Amerikan ince kabuklu (papershell) susamından daha verimli olduğu gözlendi.
NİTELİKLİ DOLANDIRICI; YANKESİCİ, TÜRK, TÜRKİYE VE İNSANLIK DÜŞMANI GDO MAFYASININ ZEHİRLİ MALI DEĞİL!.. YÜZDE YÜZ YERLİ VE MİLLİ FAUNA  
Antalya’da türünün tek örneği olan bir susam çeşidi bulundu. ‘Kırılgan Kapsüllü Susam’ ismi verilen türün üzerinde ise 20 yıllık bir çalışma gerçekleştirildi. Geliştirilen yeni türe, biçerdöverle hasat yapılma özelliği verildi ve bu sayede aynı karakteristik özelliklere sahip olan Amerikan ince kabuklu (papershell) susamından daha verimli olduğu gözlendi. TÜBİTAK’ın da desteklediği buluşla birlikte, Türkiye’de son yıllarda düşüşe geçen susam üretiminin artırılması ve yurt dışından ithalin de önüne geçilmesi hedefleniyor.
MEDAR-I İFTİHAR PROJE "AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ ZİRAAT FAKÜLTESİ, TARLA BİTKİLER BÖLÜMÜ" NE AİT
1997 yılında kapalı susam mutant türünü keşfeden Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa İlhan Çağırgan, tür üzerinde üniversitede proje çalışmalarına başladı. 2004 yılında ise yine kabuğu çabuk kırılan özel bir mutantı keşfeden Çağırgan, bu tür üzerinde de yaklaşık 13 yıllık bir çalışma gerçekleştirdi. Çağırgan, ‘Kırılgan Kapsüllü Susam’ ismini verdiği tür üzerinde yeni bir kapsül geliştirerek, ürününü Amerikan ince kabuklu (papershell) susamıyla karşılaştırdı ve hasat için daha elverişli olduğunu gözlemledi. Uluslararası Atom Enerjisi Kurum (IAEA) ve TÜBİTAK da destek verdiği projesinin ürününü basın mensuplarına tanıtan Çağırgan, yeni türün, biçerdöverle hasat edilirken, tohumları zedelenmeden harmanlanabileceğini, sapları ve kapsülleri ince olan mutant sayesinde de susamın tohum/sap oranı artırılarak az girdi ile çok ürün elde edilebileceğini ifade etti.
“Yerli, Yerel ve Milli, Orijinal Tohum” karşıtı menfur ihanet şebekeleri, Tohum Islah İstasyonlarını kapatan devşirmeler ve bunlara yardım ve yataklık eden “organize” insanlık düşmanları utansın!..

3 Ekim 2017 Salı

"1924-2017 Musul Meselesi", 2. HALİÇ KONFERANSI, “İLKİNDEN 93 YIL SONRA” HALİÇ KONGRE MERKEZİ’NDE TOPLANDI ve Misak-ı Milli Konusunda Bilgiler Tazelenerek, Hafızalar Güncellendi

2. HALİÇ KONFERANSI, “İLKİNDEN 93 YIL SONRA” HALİÇ KONGRE MERKEZİ’NDE TOPLANDI
Kuzey Irak’ta  yapılacak sözde bağımsızlık referandumu öncesi, "1924-2017 Musul Meselesi" başlıklı 2. Haliç Konferansı’nda konunun uzmanları bir araya geldi.
Organizasyonunu Garbiyat Enstitüsü Kurucu Başkanı Dr. Yalçın Koçak’ın, Garbiyat Enstitüsü Başkan Yardımcısı Ertan Özyiğit’in, moderatörlüğünü ise eski bakanlarımızdan Doç. Dr. Yüksel Yalova’nın yaptığı konferans Milli Hafızamızı tazeledi.
Toplantı öncesi eski Milletvekili Dr. Yalçın Koçak, “Bu çoğrafya Misak-i Millidir. Musul vilayeti kurulan Irak Krallığına şartlı bağlanmıştır. Bölgenin toprak sahiplerinin; İnsani, İçtimai, Mülkiyet, Hürriyet ve İdari özerklik hakları gasp edilmiştir. İnsanlarımızın Kayıp hakları hukukunun takipçisi olmak gibi bir sorumluluğumuz ve garantörlük hakkımız vardır” dedi.
Prof. Dr. Zekeriya Kurşun
Konuşmacılardan Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun "Ey Kürtler, bugün sözde 100 yıllık bir halüsinasyon adına, bin yıllık misakı, bin yıllık anlaşmayı, bin yıllık ahtı bozmak üzeresiniz. Beraber yaşadığınız Türkler, Türkmenler, Araplar, Ezidilerden, bir maceraperestin siyasi ihtirasları uğruna ayrılmaktasınız. Onlara sırtınızı dönmektesiniz. Bu dönüş sadece ve sadece küçük bir aile kavgası olmayacak. Maalesef Kürtleri ateşe sürükleyecektir. Ey Kürtler, bu maceranın peşinden giderseniz, dünyada cehenneminizi yaratmaktasınız. Biz bunu istemiyoruz. Biz burada Haliç Konferansı'ndan şu mesajı vermek istiyoruz: Kürtler barış ve güven içerisinde hak ettikleri şekilde yaşamaya devam etmeliler. Onları o tehlikeye, ateşe atan zihniyetin karşısında durmak gerekir ki kendileri bu cehennemden kurtulsunlar. Bu bir tehdit değildir. Bu bir milliyetçi refleks de değildir. Bu, doğrudan doğruya bin yıllık genetik kültürümüzün talebidir, arzusudur ve onları uyarmak, bizim kardeşlik borcumuzdur. Vicdani borcumuzdur." sözleriyle Musul Meselesinde bugün gelinen noktanın hassasiyetine dikkat çekti.
Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Danışmanı Habib Hürmüzlü
Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Danışmanı Habib Hürmüzlü, referandum kararının Kürt parlamentosunda alelacele alındığını, hatta karar alınırken meclis üyelerinin neredeyse yarısının salonda bulunmadığını anlattı.
Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Başkan Danışmanı Murat Güztoklusu
Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Başkan Danışmanı Murat Güztoklusu, bölgede Türkiye'nin onaylamadığı hiçbir kararın gerçeklik kazanmayacağını vurguladı. Güztoklusu, 1922 yılında Süleymaniye'de Türkiye'ye bağlı bölgesel yönetim kurulmasının önünü açan "Süleymaniye Kongresi" toplandığından bahsederek, "Türkiye'nin yapması gereken, Süleymaniye Kongresi kararlarının bırakıldığı yerden devam ettirilmesidir. Bu, hem bölge Kürtleri için hem bölgedeki Türkmenler için, hem de Türkiye'nin tamamı için en hayırlı gelişmedir." diye konuştu.
Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Okur, referandumun, fiili bağımsızlık denemesi hüsrana uğrayan Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi'nin, bunun siyasi sonuçlarını bağımsızlık iddiasıyla örtme gayreti olduğunu savundu.
Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu
Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu, hem Ankara Anlaşması hem de Lahey Adalet Divanı kararlarına göre Musul'un Türkiye'ye verilmesi gerektiğini söyledi. Kuzey Irak'taki referandum konusunda da hala geri adım atılma ihtimali olduğunu değerlendiren Sofuoğlu, "Geri adım atılmazsa bölgeyi kan bürüyecek. Türklerin, Kürtlerin, Arapların savaştığı, Batılıların seyrettiği bir ortamla karşı karşıya geleceğiz. Ama asla ve asla burada bağımsız bir devlet olamayacak." dedi. Sofuoğlu, ABD ve İngiltere'nin referandum konusunda Türkiye, Rusya ve İran'ın kesin tavrının ardından geri adım attığını, Türkiye'nin bölgedeki bu kararlı tutumunu sürdürmesi gerektiğini kaydetti.
Gazi Mustafa Kemal’in “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya’yı, Türkiye hudutları içine katacağım” sözlerini nakleden Garbiyat Enstitüsü Başkan Yardımcısı Ertan Özyiğit, Irak’ın toprak bütünlüğünün yapılacak referandumla bozulması takdirinde, Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Musul vilayetinin (Musul, Kerkük, Erbil, Süleymaniye) Ankara Antlaşmasına göre Türkiye’ye bağlanması hakkımızın saklı olduğunu, Mustafa Kemal’in öngörüsündeki gibi, bölgedeki huzurun ve dengenin Türkiye’nin liderliği ile sağlanacağını ifade etti.

16 Eylül 2017 Cumartesi

BÜYÜK UTANÇ "İHANET, KALLEŞLİK VE BEDHAHLARLA İŞBİRLİĞİNİN" 56. SENE-İ DEVRİYESİ


NÂHAK YERE CAN ALAN O MENFUR İDAMLAR..
Haber Makale: Hasan Emre OKTAY
İdam, yani insanları boynundan asarak öldürmek, ölüm cezalarının insan haysiyetine en aykırı olanı ve en ilkel şekillerinden biridir. Günümüzde yani 2017 yılında idam cezaları kaldırılmış durumdadır. Ülkemizde en son idam 1982 yılında Sinop Cezaevinde infaz edilmiş ve bu tarihten sonra, idam kararları kaldırılacağı 3 Ağustos 2002 yılına kadar hep bekletilmiş.
1950’den önce Türkiye’de idam cezası ibret olsun diye, alenen uygulanıyormuş. Meydanlardaki bu idamları seyreden insanlarda kim bilir ne ruhsal travmalar meydana geliyordu. Zira okuduklarımızdan veya çok yaşlı büyüklerimizden öğrendiklerimize göre, idamlar esnasında, sehpa kurulan meydanlarda bugün için inanılmaz ortamlar oluşurmuş. Bir eğlence seyreder gibi toplanan halkın arasında gazozcular, simitçiler, seyyar satıcılar dolaşırmış. Toplanan kalabalığın arasından yükselen konuşmalar, hatta kahkaha sesleri arasında, mahkûm edilen adamları asarlarmış. Demek ki, idamları kanıksamış bir zümre de varmış.
Çok anlamlıdır 1950-60 arasında, yani Demokrat Parti döneminde idam sehpaları hiç kurulmuyor. Celal Bayar ve Adnan Menderes’in Türkiye Cumhuriyetine lider oldukları bu on yıllık süre, sehpasız tertemiz bir süredir. Bu süreyi Samet Ağaoğlu, ‘Arkadaşım Menderes’ kitabında şöyle tasvir ediyor,
“Hafızamda çok küçük yaşımdan beri yan yana sıralanmış, birçoğunu yakından tanıdığım, amca diye ellerini öptüğüm, devirlerinde gösterişli, bazısı azametli, bazısı ihtişamlı insanların asıldığı sehpalar var. Hemen hepsi siyaset adamı. Bunların en sonuncularından birinde Menderes ile beraber iki arkadaşım sallanıyor. Devirlere isimlerini takmış kudretler arasında yalnız onun, evet yalnız Menderes’in devrinde, böyle bir sehpa kurulmadı. Enver-Talat yıllarında, Atatürk-İnönü zamanında, Milli Birlik kıyametinde sehpalar siyaset hayatımızın adeta süsleri olmuşlardır.
Sadece "BAŞ VEKİL" Adnan MENDERES Devri (Cumhuriyetin Asr-ı Saadet Dönemi) Bu Zakkum Çiçeğini Yakasına Takmadı!
Ama kaderin garip cilvesi bu tertemiz dönemin lideri Menderes, Yassıada Mahkemelerinde idam cezasına çarptırıldı ve yakın iki arkadaşıyla birlikte, idam sehpasında hakkın rahmetine kavuştu.   
27 Mayıs macerasının sonunda meydana gelen trajik bu üç infaz, Türk Halkını derinden yaralamış, etkisini hala sürdüren ağır bir küskünlük yaratmıştır. İnfazlardan önce Yassıada’da, Yassıada zulmü esnasında da 10 tutuklu bakan, milletvekili ve bürokrat, işkence dâhil çeşitli şekillerde hayatlarını kaybettiler ve sebep olarak hemen hepsine kalp krizi raporu verilmiştir. Yassıada Mahkemelerinden 15 idam hükmü çıkmıştır ve bu hükümler gerekçeleri açıklanmadan, sanıkların yüzlerine okunmuştur. Türkiye Cumhuriyetimize büyük hizmetleri olan bu değerli insanlar, Başvekilimiz Adnan Menderes, Hariciye Vekilimiz Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Vekilimiz Hasan Polatkan, ne yazık ki, Yassıada darbe mahkemelerinde, bir hiç uğruna idama mahkûm olmuşlar ve infaz edilmişlerdir.
Yassıada mahkemelerinde idam gerekçesi olarak iki muğlak olay gösterilmiştir. Biri Tahkikat Komisyonu kurularak Anayasanın ihlali, diğeri Topkapı’da İnönü’yü öldürmeye teşebbüs. Bu iki gerekçe de anında çürütülmüştür ama nafile, zira darbecilerin amacı:
DARBECİLERİ AMACI NAHAK (HAKSIZ) YERE CAN ALMAKTIR. 
Şöyle ki, Menderes’in avukatları Yassıada’da Topkapı Davası devam ederken Divana, ‘madem İnönü’nün öldürülme niyetinden bahsediyorsunuz, o halde Sayın İsmet İnönü’yü çağıralım ve kendisine soralım, böyle bir girişim var mıydı? demişlerdir.’ Baş yargıç Başol’un insanlıktan, adaletten, vicdandan uzak cevabı ise şöyle olmuştur.
‘İsmet İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti buraya çağırmak haddinize mi?’
Hâlbuki İnönü şüphesiz bu celseyi dinlemiştir. Yassıada ya gelse ve dese ki,
“Evet, aramızda çok sert tartışmalar, mücadeleler oldu ama beni öldürmeye niyetlendiler, diyemem”
Ve eklese siyasi konularda ben idama karşıyım. O zaman idamlar büyük bir ihtimalle dururdu. Nitekim o tarihte Topkapı’da İnönü’nün arabasında olan Kasım Gülek mahkemeye gelmiş ve ifade vermiştir. Demiştir ki, ‘Topkapı’da Demokrat Partililer aleyhte sert nümayiş yaptılar ama elimi vicdanıma koyarak söylüyorum ki öldürmeye niyet yoktu, böyle bir izlenim almadım’  Bu ifadeden sonra rahmetli Kasım Gülek takdir edileceğine CHP’deki işi bitirilmiştir. Rahmetli babam Faruk Oktay Topkapı olayları cereyan ederken İstanbul Emniyet Müdürü idi. Evdeki anlatımlardan gayet iyi hatırlıyorum. Propaganda gezilerinden İstanbul’a dönmekte olan İnönü’nün arabasına, Topkapı’da nümayiş var gerekçesiyle tenha ve güvenli güzergâhlar ve koruma önerilmiş, ama İnönü asla kabul etmemiş. Topkapı’da kalabalıkların bulunduğu yere doğru arabası sürülmüş. İnönü’nün güvenliği için Dâhiliye Vekili rahmetli Dr. Namık Gedik’in nasıl emirler verdiğini ve Emniyet Müdür babam Faruk Oktay’ın, Belediye Başkanı rahmetli Kemal Aygün’ün, vali Ethem Yetkiner’in nasıl çırpındıklarını bizzat biliyorum.
Tahkikat Komisyonu kurulmasının Anayasayı ihlali konusu da bir trajedidir. Zira ihlal edildiği iddia edilen 1924 Anayasasının 22 maddesi şöyle, der (1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu),
“Sual ve istizah (gensoru) ve Meclis tahkikatı (soruşturma) Meclis’in cümle-i selahiyetinden (yetkisinden) olup tatbik şekli içtüzük ile kararlaştırılır”
TBMM İç Tüzük 177. Madde: “TBMM’nin resen (bağımsız olarak) bilgi almak istediği her çeşit konu hakkında bir tahkikat komisyonu kurulabilir.”
Kaldı ki, Tahkikat Komisyonu önerisi DP hükümeti tarafından Meclis’e sunulmuş ve Meclis tarafından kabul edilerek kanunlaşmıştır. Yine aynı Anayasanın 103. Maddesi,
“TBMM’den çıkmış olan kanunlar Anayasa’ya aykırı olamaz”
Zaten 1960 yılındaki bu Meclis Tahkikat Komisyonu önerisinden önceki önerileri inceleseniz, bu önerilerin hemen hepsinin CHP’den geldiği görülür. Diyorum ya bu suçlama trajiktir.
27 Mayıs ve Yassıada her yönüyle zulüm dolu bir faciadır. Her zaman söylerim Allah korusun bir düşman işgali olsa bu kadarını yapmazdı. Darbecilerin akıl hocalığına soyunan dönemin İstanbul Üniversitesi profesörleri, alelacele darbe yapan ve darbeden sonrada ne olacağını, ne yapacaklarını dahi bilmeyen, maceraperest darbeci subaylara sürekli yol göstermişlerdir. Bu yol gösteriş darbeyi meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir. Askerlere demişlerdir ki,
“Sizin ihtilalinizin meşru olabilmesi için, bunların suçluluklarının ortaya konması ve suçlu olarak ceza görmeleri icap etmektedir. Siz bunları cezalandırmazsanız, gayrı meşru duruma düşeceksiniz ve suçlanacaksınız. Yarın efendim meşru bir iktidara karşı, kanun dışı bir ihtilal yapmış olarak cezanız da idamdır. O halde haklı olduğunuzun ortaya konulması lazımdır. Bu da ancak bunların suçluluğunun bir mahkeme kararıyla tescil ettirilmesi ve;
HAKLARINDA CEZA UYGULANMASI İLE MÜMKÜN OLUR ”
Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da diyor ki,
“Şimdi eğer bunlar (DP’yi kastediyor) mahkeme edilmeyip de bırakılsalardı. O zaman ne olacaktı? Onu bir düşünün bakalım. Hemen bir punduna getirip bu zavallıları (darbecileri kastediyor), demokrasiyi kurmak için müdahale etmiş olanları, yakalayıp hadi Divan-ı Harbe, askeri mahkemeye, örfi idareye vesaire. O halde yine demokrasi kurulacak mıydı?
Bu ifadeleri, Demir Kırat Belgeselinde, bizzat General Cemal Madanoğlu’nun, Alpaslan Türkeş’in, Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun ağzından dinledik. İsteyenler hala youtube da bu belgeseli bulabilirler. Türkeş diyor ki,
“Biz Demokrat Parti yöneticilerinin İsviçre’ye gönderilmesi ve bir süre yurt dışında orada ikamet etmelerinin yeterli olacağı görüşündeydik. Hatta bu maksatla Dışişleri Bakanına da bir ön hazırlık için söylenmişti….”
Evrensel hukukun değişmez kurallarından biri de şudur. ‘Suçluluğu ispat edilene kadar herkes suçsuzdur’ Ama başta Prof. Muammer Aksoy olmak üzere (o zaman Doçent) 27 Mayısçılar, yeni yeni kanunlar çıkartıp geçmişe uygulamak hukuk skandalını yaptıkları gibi, bu kuralı da bozmuşlardır. Demişlerdir ki, ‘Demokrat Partililer suçsuzlukları ispat edilmediği sürece suçludurlar. Haklarında karine (ipucu) vardır’ (Abdi İpekçi- Ömer Sami Coşar, İhtilalin İçyüzü)
İşte bu hukuk profesörlerinin, hukuk dışı uyarıları ile Yassıada ve idamlara kadar giden süreç başlamıştır. Önce Yassıada tespit edilir, sonra yargılamaları yapacak Yüksek Adalet Divanı (YAD) kurulur ve daha sonra sorgulamaları yürütecek Yüksek Soruşturma Kurulu (YSK) oluşturulur. Bu kurulların üyeleri de titizlikle DP’den nefret eden kişilerden seçilir. YAD Başyargıcı Salim Başol, DP döneminde Yargıtay başkanı olmak istemiş ama olamamış ve bu yüzden Menderes’e şiddetle kırgın, kızgın. YSK Başsavcısı Altay Ömer Egesel Balıkesir’den DP milletvekili olmak istiyor, ancak aday adayı bile seçilemiyor. Zira basından eski haberleri karıştırırken gördük, bir erkek çocuğuna taciz davası var kayıtlarda.
YAD Üyelerinden Ferruh Adalı çok yakın bir aile dostumuzdu. Ankara’da iken hemen her yılbaşı ailece bir arada olurduk. Ama kaderin garip cilvesi Ferruh amca Yargıtay üyeliğinden Yüksek Adalet Divanı üyeliğine geçti, babam da Ankara Emniyet Müdürlüğü, Gümüşhane Valiliği ve İstanbul Emniyet Müdürlüğünden Yassıada’ya geçti. Üzüntüyle hatırlarım 27 Mayıs’tan sonra Ferruh amca bir kere olsun bizi aramadı. Ona çok ihtiyacımız oldu ama herhalde korkudan olsa gerek telefon dahi etmedi. Ancak kendisi mahkemeler başladıktan bir süre sonra, sağlık nedenlerini ileri sürerek YAD’dan azlini istedi ve ayrıldı. Muhakkak ki, Yassıada Mahkemelerinin kararlarının, özellikle idam kararlarının sümen altında bekletildiğini ve tüm celselerin darbeyi meşrulaştırmaya yönelik bir tiyatro olduğunu anlamasından dolayı ayrılmıştır.
Bize göre sol başta o zaman Yargıtay üyesi Ferruh Adalı, Ankara Emniyet müdürü babam Faruk Oktay, Ankara Emniyet Müdür Muavini İsmail Küntay, diğer şahısın Merkez Kumandanı olduğunu hatırlıyorum.
Bize göre, sol başta oturan Ferruh Adalı, 1957 yılbaşı, en sağda Adalı’nın iki oğlu görülüyor
27 Mayıs’tan sonra hiçbiri, bir kerecik olsun kapımızı çalmadılar. Demek ki, iyi gün dosalarıymışlar.
Darbenin beş generalinden biri olan Cemal Madanoğlu da, doğduğum Kalamış’ta apartman komşumuz imiş. Babamın da hem Harp Okulundan hem de Kurmay okulundan sınıf arkadaşı. Tahmin edersiniz darbeden sonra o da hiç aramadı, bizi tanımadı. Madanoğlu hiç evlenmemiştir. Madanoğlu’nun babası da 150’liklerdendir. 150’likler Kurtuluş Savaşı sonrası, cumhuriyet hükümetinin işbirlikçi ilan ederek Türkiye’den sürdüğü insanlar.  
Rahmetli babam İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay Yassıada’da, Yüksek Adalet Divanı’na, DP’nin aleyhinde malzeme toplamaya çalışan, Yüksek Soruşturma Kulununun sorgulamaları sırasında işkence altında hayatını kaybetmiştir. Yassıada’nın ünlü Bizanslardan kalma ölüm zindanına, dövülerek atılan babam, orada üç gün tutulmuş ve 52 yaşında bir hiç uğruna, yalan söylemediği, Menderes’e iftira atmadığı için acılar içinde ölmüştür. Yassıada sorgulama gerçeğini, DP Hükümeti bakanlarından Nuzhet Kirişcioğlu anılarında açık seçik ifade etmiş,
“Yassıada’da dayaktan zindana, ışıklı oda sorgulamalarından, kayalıklardan baş aşağıya adam sallandırmaya kadar akla gelen ne varsa yapılmıştır… Yassıada kumandanı ve ekibi, llahsız Gardiyan lakaplı Yarbay Tarık Güryay, bize isnat edilen suçların kanunda yeri bulunmadığı ve delil de elde edilemeyeceği kanaatine sahip olduğu içindir ki, ikrar veya atfı cürüm (iftira) elde edebilmek için Egesel ile el ele her kötülüğe başvurmuştur. İlk dayaklar 28-29 Nisan Öğrenci olaylarında öldüğü iddia edilen talebelerin mevcudiyetini söyletmek ve olmayan cesetlerin yerlerini öğrenmek için atılmıştır. Birçok emniyet mensubu bu yüzden dövülmüş, İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay bu yüzden ölmüştür. Fakat ceset bulunmadığı anlaşıldıktan sonra da zulüm sürdürülmüştür…”    
İKİ RESİM ARASINDA AY FARKI VAR, BİZE GÖRE SAĞDAKİ RESİM YASSIADA’DA ÇEKİLMİŞ BABAMIN BAVULUNDAN ÇIKTI SAĞ KAŞINDAKİ YARALARI SAKLAMAYA ÇALIŞAN RÖTÜŞLERE DİKKAT ÇEKERİM
BİZE GÖRE SOL BAŞTA İSTANBUL EMNİYET MÜDÜRÜ BABAM FARUK OKTAY, BAYAR VE MENDERES’İN GÜVENLİĞİ İÇİN HEP YANLARINDA  
Yassıada Mahkemesi hükümlerini açıkladıktan sonra, müebbet hapis cezasına çarptırılan sanıklar da, idam cezasına mahkûm olanlar gibi İmralı adasına götürülüyorlar. Niyet 70-80 kişi asmak. Sanıklar adadaki hapishaneye götürülürken, kazılı 66 mezar çukurunu görecek şekilde yürütülüyorlar, gözlük dâhil her türlü eşyaları alınıyor, kravatları çıkarılıyor ve bir grup eller arkadan kelepçeli diğer grup önden kelepçeli 9 saat, başlarına ne geleceğini bilmeden bekletiliyorlar. Elleri arkadan kelepçeli olan Emin Kalafatın Londra uçak kazasından dolayı bir kolu kısa ve sakat kaldığı için açı içinde kıvranıyor, saatlerce inliyor.  Lütfen empati yapalım, o durumda insan neler hisseder? Biraz sonra asılacak mısınız yoksa cezanız gerçekten müebbet mi bilmeden, başınıza biraz sonra neler geleceğini bilmeden azap içinde beklemek.
Gazeteci Mithat Perin, İmralı Olayını şöyle tanımlamış,
“Sehpadan dönenlerle, ölümden dönenlerin buluşması”
Gerçekten çok anlamlı bir yorum. Sehpadan dönenler, idama mahkûm olup mahkûmiyetleri müebbede çevrilenler. Ölümden dönenler ise, müebbet hapise mahkûm edilmiş olmalarına rağmen, ölüm botuyla infaz adası İmralı’ya götürülenlerdir.
SEHPADAN DÖNENLER BU ŞEKİLDE 9 SAAT BEKLETİLİYORLAR, BİZE GÖRE SOL BAŞTA AHMET HAMDİ SANCAR, ORTADA NUSRET KİRİŞCİOĞLU VE İBRAHİM Ö. KİRAZOĞLU 
RAHMETLİ EROZAN'IN SAĞ YANINDA GÖRÜLEN DELİK, HELA ÇUKURUDUR.
9 SAAT BOYUNCA O DELİKLERDE, ELLER ARKADAN BAĞLI İHTİYAÇ GİDERMEYE
ÇALIŞMIŞLARDIR. 
Bu 9 saat süre içinde koğuşlara arada bir gardiyanlar girip, eller bağlı olduğu için, mahkumların  ağızlarına peynir ekmek, çay vermeye çalışmışlar. Bir süre sonrada koğuşları keskin alkol kokusu kaplamış zira Yassıada kumandanı Allahsız Gardiyan lakaplı Yarbay Tarık Güryay ve darbeci subay arkadaşları, adada kurdukları içki sofrasından kalkıp, mağrur bir şekilde koğuşları dolaşmışlar. Müebbet hapis hükümlülerinden DP İstanbul milletvekili Muhlis Erdener o geceyi şöyle anlatıyor (Mitahat Perin, İdamların İçyüzü, 1970),
“Ellerim kelepçeli olduğu halde, o gece 23.00’da bir kalp krizi geçirdim. İnliyor, doktor istiyordum. Bir müddet sonra Yassıada Kumandanı Tarık Güryay içkili olarak, yanında birçok subayla geldi. Dili ağzında zor dönüyordu. Biz infazın yapılacağını derhal anlamıştık. Yanıma geldi. Gerdanımdan okşayarak, Erener, dedi, ‘ipten kurtuldun ama memleket menfaati için beş Erdener, otuz Erdener ölmüş ne olur sanki?’ Bu arada şaşkın bir halde bulunan Sezai Akdağ, ‘çok doğru, çok doğru’ deyince, Güryay ona döndü ve uzat ellerini diye emir verdi. Sezai uzattı. O her zaman elindeki sopa ile iki defa kelepçeli ellerine vurdu. Tarık Güryay’ın bu anormal hali üzerimizde daha büyük bir tedhiş havası estirdi.”
Yassıada’nın, İmralı’nın çilesini çekmiş olanların anlatımlarını içeren aynı kitaptan devam ediyorum,
“Hasan Polatkan, vücut zafiyetinin bitkinliği içinde mütevekkil ama vakur hücreye konulduğu andan itibaren sessiz beklemişti. (Yassıada’da müebbet hükmü alanlar bir koğuşta, idam hükmü alanlar ise heladan çevirme hücrelerde ayrı ayrı bekletilmekteler y.n.) İdamların infazından biraz önce ölüm hücrelerinin kapılarını ardına kadar açmışlar ve sonra birer birer kapatmışlardı. Fatin Rüştü Zorlu’nun götürülüşü sırasında ise kapılar açık değildi. Sonra bir ara yine açılmıştı ki, dar koridorda duyulan dik bir ses ‘5 numaranın kapasını kapat’ emrini vermişti. Beş numaralı ölüm hücresinde Agâh Erozan vardı. Ondan öncekinde, yani 4 numarada ise Hasan Polatkan. Erozan yanındaki kapının açıldığını ve heyecanlı bir sesin ‘Hasan bey sizi başka bir yere nakledeceğiz’ dediğini anlatmıştır. İşte bu sırada Agâh Erozan 6 numaralı hücredeki Kirazoğlu’na oldukça yüksek sesle bağırmıştı. Kiraz infazlar başladı… Kirazoğlu’da ona mukabele etmişti. Agâh Kuran’a başla! Her ikisi birden Kuran okumaya başlamış ve hücrelerin bulunduğu yeri ilahi bir hava kaplamıştı…”
27 Mayısçıların esas niyetinin tam bir katliam yapmak olduğu, adada kazılan mezarlardan ve darbeci subayların 1965 yılına kadar yaptıkları söyleşilerden anlaşılıyor. Daha sonra 1965 yılında, yapılan seçimleri, Menderes misyonunu sürdüreceği propagandasını yapan AP tek başına iktidar olacak çoğunlukla kazanınca, hele hele 1969’da darbecileri koruyan ‘Tedbirler Kanunu’ ve 1980 darbesi ile de ‘Tabii Senatörlük müessesesi’ kalkınca, 27 Mayısçıların ifadeleri çok değişmiş, hepsi birer insan hakları savunucusu kesilmişlerdir..
Bilindiği gibi Yassıada’da hükümlerinin, infazların onaylanması veya onaylanmaması yetkisi Milli Birlik Komitesindedir. Komite karar vermek için Ankara’da toplanır. Mahkeme dosyaları bir jet ile Ankara’ya komitenin önüne getirilmiştir. Anılardan öğrendiğimize göre komite mensupları masanın üstüne konan Yassıada Mahkemeleri dokümanlarına ellerini bile sürmezler. Aralarında tartışırlar. Sonuçta Yüksek Adalet Divanının oy birliği ile verdiği 4 idam hükmü onaylanır. Celal Bayar’ın hükmünü de yaşı 65’i geçtiği için müebbette çevirirler. Hâlbuki darbeciler 27 Mayıs’tan hemen sonra TCK’da değişiklik yaparak idamlar için 65 yaş sınırını kaldırmışlardı. Bu karar şüphesiz ki, Celal Bayar’ın idam edilebilmesi için alınmıştı. 27 Mayıs darbesini destekleyen, savunan ve 1961 Anayasasını yapan profesörler kurulundan Prof. Dr. Muammer Aksoy, 1975 yılında Nazlı Ilıcak ile yapılan bir söyleşide (N. Ilıcak, 27 Mayıs Yargılanıyor), infazlarda 65 yaş sınırının kaldırılması hususunda insanı dehşete düşüren şu açıklamaları yapmış. Bu açıklamalar yapıldığı zaman yıl 1975, yani darbecilerin ve destekçilerinin yaptıkları işi devrim addettikleri ve kendilerini birer kahraman olarak gördükleri bir dönem. Bu gün bizi dehşete düşüren bu tür birçok açıklama o zaman gururla, mağrur bir şekilde söylenmişti. Birde dikkatinizi çekerim, her konuşan şahıs olayların bizzat faili olduğu halde, kendini aklamaya çalışmıştır. Prof. Muammer Aksoy,
“Biz infaza ilişkin olarak 65 yaşını bitirenler lehine öngörülmüş kanun hükmünü, Celal Bayar’ı ölümden kurtarmak için kabul ettik. Bunu bir şekilde bilin. Gerçeği söylüyorum size. Milli Birlik Komitesinden hatırladığıma göre Orhan Erkanlı gelmiş bize demişti ki, ‘siz bu 65 yaş meselesini değiştirmezseniz, adalet tecelli etmeyecektir, engellenecektir. Çünkü 65 yaşını bitirmiş durumda olan Celal Bayar, bütün suçları üstüne alıp, ne varsa ben yaptım diyecektir. Bütün herkesi suçlarından azade hale getirecektir. Bunu önlemek ve gerçek durumun ortaya çıkmasını sağlamak için, içimizden falan şahıs Celal Bayar’ı vuracak ve ondan sonra da intihar edecektir.’ Bize böyle söylemişlerdir. Bu bizde dehşet havası yaratmıştır. Bütün her şeye rağmen, biz hiçbir zaman herhangi bir şahsın öldürülmesini istememişizdir. Özellikle Celal Bayar’ı ölümden kurtarmak için o hükmü koyduk. Aksi halde Celal Bayar öldürülecekti. Hiç değilse, o zaman Milli Birlik Komitesi üyelerini, söylediklerini yapabilir güçte görüyorduk. Belki yapardı, belki yapamazdı. Sonradan gittikçe zayıfladı başka. Bunlar konuşulduğu zaman, Milli Birlik Komitesi isterse yıldızları filan yere getirebilecek güçte görünüyordu.”
Rahmetli Adnan Menderes niye idam edildi diye merak eden gençler için belirtelim. İdamların asıl sebebi Makyavelist bir yaklaşımda yatmaktadır. Makyavel, ‘Hükümdar’ adlı eserinde der ki,
“İnsanları ya okşayacaksın ya da ortadan kaldıracaksın. Çünkü vereceğin ceza hafif olursa, kişi veya kişiler senden intikam alır. Ama ağır ceza verirsen başlarını kaldıramazlar.”         
İşte darbeciler, özellikle Menderes’in halkın gözündeki engin değerini biliyorlardı. Eğer Menderes’i ortadan kaldırmazlarsa, bir gün tekrar ülkenin başına geçeceğine şüphe yoktu. Ya kendilerinden intikam almaya kalkarsa, diye bilinçli veya bilinçaltı düşünüldü.
Derler ki, İsmet Paşa idamları önlemek için, Berin Menderes’in ricası üzerine Devlet Başkanı mevkiindeki Orgeneral Cemal Gürsel’e bir mektup yazmış ama mektubun yararı olmamış ve İsmet Paşada üzülmüş. Bu üzülme yalanı beni çok üzer. Zira İsmet Paşa eğer idamların yapılmasını gerçekten istemiyor idiyse niçin zamanında bir basın toplantısı yaparak, görüşlerini Türk Halkına ve darbecilere haykırmadı da sessiz sessiz köşesinde olayları seyretti. Hele hele bir de darbeden 5 sene sonra sanki darbeye karşıymış gibi, Celal Bayar için ‘kuyuya düşen adamı kurtaracağım’ diyerek, halkın baskısıyla çıkacağı kesin olan af konusuna sahip çıkan beyanatlarda bulunması, darbeyi ateşli bir şekilde desteklemiş olan Prof. Muammer Aksoy’u bile çileden çıkarmış ve 5 Kasım 1969’da ‘Siyasi Haklar Oyunu ve Sonuçları başlıklı bir yazı yazmıştır. Aksoy’un yazısından aktarıyorum,
“Demokrat Partilileri iktidarda iken ve iktidardan düştükten sonra daima ağır bir dille suçlamış olan İnönü’nün şimdi ağız değiştirmesini anlayamıyorum.
MİLLİ BİRLİK ÜYELERİ, YASSIADA HÜKÜMLERİNİN TASDİKİNDE TEMSİLCİLER MECLİSİNİN YETKİ SAHİBİ OLMASINI TEKLİF ETTİĞİ HALDE, İSMET PAŞA BUNU RET ETMİŞ VE BAŞLADIĞINI İŞİ TAMAMLAYIN DİYEREK, İNFAZLARIN CHP’NİN HEMEN HEMEN TAMAMINI TEŞKİL ETTİĞİ TEMSİLCİLER MECLİSİNE GEÇMESİ İMKÂNINI (YANİ İDAM KARARLARININ KENDİSİ EVET DEMEDİKÇE İNFAZ EDİLMEME İMKANINI) KENDİ ARZUSU İLE ORTADAN KALDIRMIŞTIR.
Sonuçta İmralı’daki dramı haklı gösterecek en ufak sebep bulmak imkânsızdır.
Ancak niyetlerini belirtik ya, niyet:
NAHAK YERE CAN ALMAKTIR.
Rahmetli Menderes, bir süredir biriktirdiği uyku ilaçlarını birden içrek intihar girişiminde bulunmuş, ancak ölmeden durumu koma halinde iken fark edilmiş. Bu yüzden Menderes İmralı’ya Zorlu ve Polatkan’ın infazının ertesi günü öğleye doğru götürülmüştür. Menderes’in komadan çıkmasına en çok Yarbay Tarık Güryay sevinmiş. Bu sevincin sebebini Yassıada’nın telefon santralinde çalışan Mehmet Kabak’ın anlatımından aktarıyorum. (Posta Gazetesi, Yüzbaşı Kazım Çakır’ın anıları),
“Tarık Güryay beni arayarak Menderes’in avukatlarını ve doktorunu telefonla bağlamamı istedi. Ben suç olmasına karşın hattan ayrılmadım (Güryay’ın konuşmasını dinliyor y.n.) Avukatlarına, ‘Doktorları hemen adaya getir. İt oğlu iti ipte görmek istiyorum. Ölmemesi gerekiyor.’ İntihar ettiğini o zaman anladım.”
İMRALI’YA ÇIKIŞ: RESİMDE MENDERES’İN SAĞ KOLUNDA ‘KASTRO TUĞRUL’ LAKAPLI ÜSTEĞMEN VAR BAKIŞLARINDAN DAİMA HINÇ AKTIĞINI, HAKARET FIŞKIRDIĞINI YASSIADA’DAN SAĞ KURTULANLARIN ANILARINDAN ÖĞRENDİK. SANKİ MENDERES KAÇACAKMIŞ GİBİ KOLUNA GİRMİŞLER. O GÜN BU RESİMDE
GÖRÜNMEK İÇİN ÇIRPINANLAR, BU GÜN BU GÖRÜNTÜLERİNDEN UTANÇ DUYUYORLAR.
Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın infaz edildikleri İmralı adası hapishane müdürü rahmetli Ahmet Acarol, İmralı Belgeselinde kendi ağzından anlatıyor ve İmralı’ya çıkan 200 kadar thomson’lu (makineli tabanca) subaydan bahsediyor. Niye hepsi değil de üç kişi asılıyor diye baskı yapmışlar ve onları yatıştırmak çok zor olmuş. Zaten İmralı’da 60 kadar mezar hazırlandığını belirtmiştik. İmralı Belgeselini youtube’da bulup bütün bunları dinlemek mümkün. Belgeselde Acarol, ‘infaz tamamlandıktan sonra rahmetli Menderes’in naaşını en son ben gördüm. Artık kefenlenip gömülecekti. Vücudunda sigara söndürmüşler, göğsü bir değil, beş değil kabuk bağlamış sigara sönüğü yaraları ile kaplıydı’
"ŞEHİT BAŞVEKİL ADNAN MENDERES GERÇEKTE İDAM EDİLMEMİŞ; ALÇAKÇA VE HUNHARCA KATLEDİLMİŞTİR" (DK)
Menderes gerçekte idam edilmemiştir, katledilmiştir. Çünkü infazların esasları yazılıdır. İnfaz dünyanın bütün ceza kanunlarında sabaha karşı gerçekleştirilir. Menderes ise öğleye doğru, aşağılamaya devam etmek için anüsten prostat muayenesi yapıldıktan, yemeği yedirildikten sonra saat 13,23’de alelacele infaz edilmiştir. Bu işlem Türk Milleti olarak ne geleneklerimize uyar ne de yasaldır. Selçuklu-Osmanlı tarihinde de, Cumhuriyet tarihinde de öğle saatlerinde yapılan bir infaza rastlanmamıştır. İnfazlar sabaha karşı tan olayı esnasında yapıla gelmiştir.
İnfaz saatleri ile ilgili kanun; Ceza infaz hukuku, idamların nasıl infaz edileceğine dair hüküm vaz etmiş (Cumhuriyet Savcı Yardımcısı A. Rıza Mengüç, Ölüm Cezasının İnfazı),
“Ölüm cezası güneş doğmadan evvel infaz olunur (tüzük 64) Böyle bir hazırlığın başlayabilmesi için mahkûmiyet hükmünün onandığını ve yerine getirilmesine karar verildiğini gösterir kesinleşmiş şerhini havi ilamın, mahkemesinden Cumhuriyet Savcılığına tevdi edilmiş olması gerekir.”
İmralı adasındaki infazların uygulama tekniği de son derece ilkeldir. Zira infazlarda önemli olan ani bir düşüş ve boyun kemiğinin kırılmasıdır. Boyun kemiği kırıldığı anda ölüm gerçekleşir. Bu sonuca hemen varmak içinde resimde görülen manivelalı sistem kullanılmalıdır. Kolu çekince ayakaltındaki kapak bir anda açılıyor ve tüm vücut ağırlığı ile boyun kemiğini kıracak ani düşüş sağlanıyor. Hâlbuki Zorlu, Polatkan ve Menderes’e derme çatma bir darağacı kurulmuştur. Sarhoş bir cellat ayakların bastığı sandalyeye tekme atıyor, kim bilir belki de ilk tekmede sandalye ayakaltından gitmiyor, bir tekme daha, derken boyun kemiğinin kırılması mümkün değil. Ölüm en acı verici şekliyle, boğulma suretiyle uzun sürede geliyor. Nitekim infazı seyredenlerden duyuyoruz, Menderes ipte can çekişirken ayağından bir ayakkabısı fırlamış.
NE DİYELİM ALLAHTAN BULSUNLAR..
İDAM SEHPASI BÖYLE OLMALIDIR, İMRALI’DAKİ GİBİ DEĞİL DARAĞACININ EN İLKEL, DOLAYISIYLA EN ACI VEREN ŞEKLİ    
Yassıada’da görevli 120 askerden biri olan Muzaffer Erkan, İmralı’daki infazlara da görevli er olarak götürülmüş, dolayısıyla tanıklık etmiş. Kendi ifadesiyle korkudan yıllarca susan Erkan, nihayet 75 yaşında konuşmuş. İzmir’de yaşayan Muzaffer Erkan çekirdekten Cumhuriyet Halk Partiliymiş. Zaten öyle olmasa Yassıada’da görevli olarak asla seçilmezdi. Erkan, idamlara çok üzülmüş ve günlerce yemek yiyememiş. Muzaffer Erkan,
“O anlar, gözlerimin önünden gitmedi, çok zor oldu benim için. Rüyalarıma girdi, kâbus görüyordum hep”
İmralı’da 66 mezar yeri kazıldığını söyleyen Erkan, Zorlu’nun infazdan önce 2 rekât namaz kıldığını ve cellat’a lüzum duymadan kendi kendini astığını söylemiş ve eklemiş,
“İdam günü ayağa kalkamayacak kadar hasta olan Menderes’in burnuna ve ağzına merhem sürülerek canlandırıldı… İdam öncesinde misafir odasında bir parça şeftali yedi. İdam edildiğinde şeftalinin suyu beyaz kefeninin üzerine aktı. Başsavcı Egesel, idam fermanını okuduktan sonra dalga geçer gibi, ‘Ya Menderes gördün mü, nerelere kadar düştün’ dedi… Menderes’e son arzusu sorulduğunda dini telkin için orada bulunan hoca ile yalnız kalarak görüşmek istedi. Ama bu isteği kabul edilmedi… Menderes ipte 45 dakika bekletildi. İpte sallanan Menderes’e doğru yaklaşan cellat, onun rugan ayakkabılarına baktı, ‘bu ayakkabılar benim olacak’ dedi.
İnfazın ertesi günü de bir icra memuru ve iki asker, Zorlu, Polatkan ve Berin Menderes’in evlerine giderek aileden, ip parası, cellat parası (150 TL.), kefen parası ve Yassıada’da yenen yemeklerin parasını tahsil etmişlerdir. Rahmetli Aydın Menderes, bu olayla ilgili sorulan bir soru üzerine son derece üzgün bir şekilde, maalesef doğru diye cevap vermişti.
27 Mayıs darbesi ve zulümlerin müsebbipleri, hala yargılanmamıştır ve tüm cinayetler, Dr. Namık Gedik’in intihar süsü verilen cinayeti, babam Faruk Oktay’ın ağır bir şekilde dövülerek, Bizanslardan kalma zindanda ölüme terk edilmesi dâhil, cezasız kalmıştır. Diyorum ya Allahtan ümit kesilmez, inşallah bir gün 27 Mayıs yargılanacaktır.
Geçen sürede İlahi Adalet her zamanki gibi kararlı ve sessizce yerini bulmuştur.
Zira Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Ankara Celal Bayar Bulvarı, İzmir Adnan Menderes Havalimanı, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Aydın Adnan Menderes Bulvarı, Aydın Dr. Namık Gedik üst geçidi, Adana Adnan Menderes Bulvarı, Antalya Adnan Menderes Bulvarı, Samsun Adnan Menderes Bulvarı, Kütahya Menderes Bulvarı, Mersin Adnan Menderes Bulvarı, Osmaniye Adnan Menderes Bulvarı, Rize Adnan Menderes Bulvarı, Siverek İnönü Bulvarı Adnan Menderes Bulvarı olarak değiştirildi, İstanbul Adnan Menderes Bulvarı, İstanbul Vatan Caddesi Anıt Mezar ve başkaları gibi, kadirşinas halkımızın teveccühünü somutlaştıran tesisler yurdumuzun her köşesinde yer almaktadır. Diğer taraftan halkımıza, 27 Mayıs’ı yapan ve kasım kasım kasılan mağrur, kendilerini kerametleri kendilerinden menkul devrimciler addeden darbeci subaylardan üçünün adını sayın deseniz kimse sayamaz. Örneğin Emanullah Çelebi, Selahattin Özgür, Muzaffer Karan, Rıfat Baykal kim diye sokakta insanlarımıza sorsanız, bu isimleri kimse tanımaz. Hâlbuki bunlar bir zamanlar kendilerini birer kahraman devrimci zanneden, Milli Birlik Komitesi üyeleridir. Bunları artık kendi silah arkadaşları bile hatırlamıyorlar. Ama öte yanda Tevfik İleri’nin, Namık Gedik’in, Celal Yardımcı’nın, Samet Ağaoğlu’nun, Fatin Rüştü Zorlu’nun, Hasan Polatkan’ın, Adnan Menderes’in, Celal Bayar’ın isimleri Türkiye’de hala yaşamaktadır.
Asılan Adnan Menderes’in bedeninde Türk Halkının iradesidir.
Lokman Suresi, 16. Ayet,
"Yaptığın iyilik veya kötülük bir hardal danesi ağırlığında bile olsa ve bu bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa yine de Allah onu senin karşına getirir. Doğrusu Allah en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır”
SİZİ HİÇ UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ…                               17 Eylül 2017, Fenerbahçe
HASAN EMRE OKTAY

11 Eylül 2017 Pazartesi

Bir Büyük Yalan, Sahtekârlık ve Yalancılığın 16. Sene-i Devriyesi "GÜNCEL HAÇLI SEFERLERİ’NİN HÜCUM EMRİ “11 EYLÜL KUMPAS-I” VE BU MENFUR SAHTEKÂRLIK SENARYOSUNUN İÇ YÜZÜ VE PERDE ARKASI

GÜNCEL HAÇLI SEFERLERİ’NİN HÜCUM EMRİ “11 EYLÜL KUMPAS-I” VE BU MENFUR SAHTEKÂRLIK SENARYOSUNUN PERDE ARKASI
NİSYAN İLE MALÛL OLMAMALI HAFIZA-İ BEŞER!..
ŞEYTANÎ OYUN:
MOSSAD’ın olaydan haberdar olduğunu ispatlayan ikiz kulelerde çalışan Yahudilerin 11 Eylül’de sıfır kayıp vermesinin dışında CIA ve FBI’da bu olaydan haberdardı. Amerikan kongresinin oluşturduğu araştırma komisyonu CIA’nın en az 2 ay önce bu olaydan haberdar olduğunu açıkladı (1). Amerikan milli güvenlik görevlisi kongrede şu itirafta bulundu.
11 Eylül’den 2 hafta önce şefimden ısrarla bu olayın zanlılarından birini tutuklamasını istedim, ancak her hangi bir karşılık alamadım (2). Bu yüzden MOSSAD, CIA ve FBI, 11 Eylül senaryosunu uygulayıp gizli amaçlarını kamufle etmek ve Müslümanları suçlamak için El-Kaide ve Holivud’un 2 oyuncusunu Bin Ladin ve Elzevahiri rolünde kullanmış olma ihtimali oldukça yüksektir. Nasıl oluyor da Pensilvanya’da kaçırılan bir uçak füze ile vuruluyor, ama Newyork gibi önemli bir kent hava savunma sisteminden yoksun oluyor? Dış işleri bakanlığı önünde gerçekleşen patlama ve kaçırılan diğer 4 uçağın başına ne geldi? Neden bunca zaman geçmesine karşın CIA binasının çöküşü ve Beyaz Saray’da çıkan yangından söz edilmiyor.
Kuşkusuz CIA ve MOSSAD’daki tasarımcılar bu iki meseleyi yedekte tutmayı yeğledi, çünkü eğer ikiz kuleler projesi facia görüntüsünü oluşturmasaydı bu iki meseleden yararlanılacaktı. 5 yıllık bir süre içerisinde CIA, 6 başkan değiştirdikten sonra1997’de Corc Tenet CIA başkanı oldu. İşte tam o sırada birden bire El-Kaide Amerikan karşıtı bir örgüt olarak gündeme geldi ve bazı saldırılardan sorumlu tutuldu. 7 yıl sonra Tenetle birlikte El-Kaideyi CIA tarafından takip etmekle görevlendirilen Maykel Şuer de istifa etti. Bunun dışında dünyada tüm telefon görüşmelerini dinlediğini iddia eden NSA veya bizzat her türlü terör, komplo, bombalı saldırı veya kargaşa çıkarmakta uzman olan CIA’nın bu olaydan haberdar olmadığı nasıl kabul edilebilir? 11 Eylül, dünya kamuoyunu kandırmak için uygulanan çirkin bir senaryonun ufak bir parçasıdır. Bazı ülkelerin güvenlik kurumları yayınladıkları kesin raporlarında 11 Eylül ile bazı Amerikalı tanınmış şahsiyetleri arasındaki ince bağları ifşa ettikten sonra Beyaz Saray’daki anlaşmazlık zirveye ulaştı, öyle ki bazı bakanlar aleni bir şekilde Bush’a karşı çıkarak gerektiğinde kendilerini bu tehlikeli oyundan çekmek için zemin hazırlamaya başladı (3).
İlkin, Amerika terörizmi yok etmek için her türlü şartlar altında istediği ülkeye aldırabilir(4) diyen Maliye bakanı Poul Onil istifasından sonra şöyle bir itirafta bulundu. Bush, Saddam’ın devrilmesini 11 Eylül’den önce planlamıştı! Evet, 11 Eylül Bin Ladin’in video kasetleri ile dünya kamuoyunu aldatmak için uygulanan çirkin bir senaryodur. Bu olay güvenlik açısından Perl Harbour ve psikolojik açıdan Halokast gibi tasarlandı ve abartma bakımından Perl Harbour kadar abartılırken Halokast kadar da yalan ve yapaydı. Ocak 2004’te 11 Eylül olayının kayıpları 2749 kişi olarak açıklandı ki tabi hepsi de Amerikalı değildi. Onlar Amerika’nın dünyaya musallat olması ve İsrail’in yok olmaması yolunda MOSSAD ve CIA kurbanı oldu. Eğer Amerikalılar bu cinayeti işlediyse uçaklar nasıl kaçırılmıştı? Uzmanlar uçuştan önce uçakların otomatik pilotunun kulelere doğru kilitlenmesi durumunda pilota ihtiyaç olmadığını belirtiyor. Dolayısıyla bu olayın gerçekleşmesi için uçağı kaçırmaya bile gerek yoktu ve bu yüzden El-Kaide’nin müstahak etmiş olması tezi de geçerli olamaz. Belki bazıları CIA ve MOSSAD’ın bu olayı yarattığı düşüncesini mantıksız bulabilir, ancak eğer tarih sayfalarına bakacak olurlarsa 1963’te Kennedy’nin CIA ve 1995’te İzhak Robin’in Likud partisi tarafından terör edildiğini göreceklerdir. Deyvidian tapınağının FBI tarafından havaya uçurulması, Oklahoma’da eski Pentagon askerince gerçekleşen patlama, Davud oteli patlaması, Filistin’den kaçan 200 Yahudi’yi taşıyan geminin infilak etmesi, İngilizlerin Kudüs karargahı ve savaş gemilerinin 1939’da havaya uçurulmasa (5), Arjantin’de Amia olayı… hepsi 11 Eylül hadisesine benzer olaylardır.
Neden Pentagon binası ikiz kuleler gibi alevlenmedi ve iddia edilen can kaybı sayısı açıklanmadı? Neden bir  kaç basit görüntü yayınlamakla yetinildi? İkiz kulelerin uçakların infilakından doğan ısı yüzünden demir yapının erimesi sonucu çöktüğü iddia edildi.
1-Eğer bu iddiayı kabul edecek olursak demek ki ısı üst katlardan temele ulaşmış ve kulelerin çökmesine sebep olmuştur.
"OYSA ISI METALLERDE AŞAĞIDAN YUKARIYA DOĞRU YAYILIR"
Ayrıca, eğer ısı kulelerin çökmesine sebep olduysa, neden ilkin uçakların isabet ettiği katın üstündeki katlar (örneğin 106. kat) çökmedi ve tam tersine çökme olayı alt katlardan başladı?
Neden kuleler aşamalı çöküş yerine dağılmadı veya herhangi bir yöne eğilmedi veya yatay olarak çökmedi?
2-Kuleler 30 yıl önce inşa edilmişti ve 21. yüzyıl için eski bir yapı sayılıyordu. Kongrenin izni ile yapılan araştırmada, kulelerin belediyenin izni ve denetimi olmaksızın inşa edildiği anlaşıldı. Bu durum Manhatan gibi önemli bir mahallede tamamen istisnadır.
3-Diyelim ki Tri Misanın “Pentagona füze isabet etti” tezi doğru değil. O zaman eğer uçağın isabet etmesi 110 katlı 2 kuleyi çökertebiliyorsa nasıl oluyor da benzer bir durumda Pentagon’un hatta tek bir kanadı bile çökmedi? Gerçi Amerika savunma bakanlığı isabet alan kanadın desteklendiğini ve daha önceden binanın bu kısmını onarmak istediğini iddia ediyor. Ancak bu itiraf bile Pentagon’un olaydan daha önce haberdar olduğunu gösteriyor.
4-Uçakların hızlı bir şekilde kulelere isabet etmesi çökmesinin sebebi olduğu iddiası da geçersizdir. Çünkü bu kuleler Atlantikte esen şiddetli fırtınalara dayanacak şekilde tasarlanmıştı ve 30 yıllık yaşamı boyunca hiçbir titreşim bile yaşamamıştı. Daha da ilginç olan nokta, her uçağın iki kanadının toplam boyu, kulenin eninden daha azdır.
O zaman nasıl oldu da kuleler isabet aldıktan 30 dakika sonra birden bire kendi içinde çökmeye başladı? Neden isabet alan ikinci kule birinci kuleden önce çöktü? Tüm bunlar kulelerin daha önce yerleştirilmiş patlayıcılarla çöktüğünü ispatlıyor.
5-Diyelim ki kuleler uçakların isabet etmesi sonucu çöktü. Ancak kulelerin yakınında bulunan siyah binanın çökmesi nasıl izah edilebilir? Olay sırasında hazır bulunan itfaiye görevlileri şöyle diyor: Kulelerin giriş katlarının kapıları kapalıydı. İçeride kalan insanlar camlara vurup yardım istiyordu ve kulelerin çökmesinden önce bodrum katlarından patlama sesleri duyulmuştu. Tüm bu açıklamaları reddetsek bile nasıl dünyanın en yüksek kulelerinde acil çıkış yolu öngörülmemiş olabilir? Neden tüm kapılar kapalıydı ve asansörler çalışmıyordu ve insanlar kendilerini camlardan dışarı atıyordu? Kurtarma operasyonu için yarım saat süre varken neden bir tek kişi bile kurtarılmadı? Paragua’da bir markette çıkan yangında mağazanın sahibi malları yağmalanmasın diye kapıların kapatılmasını emretti ve yüzlerce kişinin ölümüne sebep oldu. Ama 11 Eylülde neden böyle yapıldı? Acaba daha fazla insanın telef olması ve mazlumiyet göstergesinin tamamlanması için mi? Tarih bu olayın benzer örnekleri ile doludur. Haziran 1967’de İsrail deniz altısı, ilkin Amerika’nın Liberty gemisinin telsizini vurduktan sonra bu gemiyi batırdı ve daha sonra olayı ifşa edebilecek hiçbir tanığın olmaması için kurtarma botlarını vurdu ve olayın failinin Araplar olduğunu iddia etti. Bu olayda daha da ilginç olan konu, hiçbir helikopterin gemide çıkan yangını söndürmek veya insanları kurtarmak için gelmezken birkaç helikopter olayı görüntülemekle meşguldü!.     
11 Eylülle ilgili bir görüş de şöyle:                
CIA uçakların bilgisayarını kulelere çarpmaları için programladı ve isabet etmelerinden sonra halkın bu manzarayı görüntülemeleri için yarım saat bekledi, daha sonra önceden yerleştirilmiş patlayıcıları hızlı bir şekilde ve aşamalı olarak infilak ettirdi ve kulelerin çökmesini sağladı. CNN de kulelerin çöküş görüntülerinin hemen ardından 10 YIL ÖNCE ÇEKİLEN Filistinlilerin sevinç gösterilerini yayınladı. Daha sonra oyuncu Bin Ladin’in El-Cezire kanalında yayınlanan kaseti (ki CIA bu kasetin Bin Ladin olduğunu onayladı!)devreye girdi ve 11 Eylülü Müslümanların başına yıkarcasına El-Kaide’nin daha ileriki saldırılarını duyurdu. Bunun akabinde Bush İslam dünyasını haçlı savaşlarıyla tehdit etti ve… Gerçekte uçaklar kulelerin alt kısmına çarpması gerekiyordu, böylece çöküşlerin uçakların isabeti sonucu olduğu gerekçesi gerçekçi gözükecekti. Ancak bu durumda şimdiki efsanevi manzara ortaya çıkmayacaktı. Bu yüzden uçaklar üst katlara isabet etmişken alt katlardan çökme olayının başlaması, olayın alt katlarda yerleştirilen patlayıcı maddelerce gerçekleştiğini gün ışığına çıkarıyor. Bush yönetimi 11 Eylül hadisesinden birçok rant elde etti. Çünkü bu olay Bush’un tüm sorunlarını maskeledi, ancak Bush hiç bir zaman bu çıkarına değinmedi. Kulelerin çökmesinden zarar gören Amerika’nın tüm iktisadi kurumları zararlarını telafi ettiler, öyle ki Amerika’nın 2002 yılının ilk 4 ayında iktisadi büyüme oranı %5’e ulaştı (6). Amerika dünyaya musallat olmak ve büyük güçleri rekabet yerine işbirliğine zorlamak için dünyada kendi liderliğinde bir güvenlik sistemi oluşturmak zorundaydı ve 11 Eylül hadisesiyle bu fırsatı yakaladı. Günümüzde adam kaçırmak, bombalama ve terör olayları artık sıradan işler sayılırken bir yolcu uçağının 2 sivil binaya çarpması hiç yaşanmamıştı. Bu kanlı olay boyutları bakımından dünya üzerinde derin psikolojik etki yaptı, insanları kandırmayı başardı, devletleri Amerika ile işbirliğine zorladı ve Beyaz Sarayın eline bu tür olayların gerçekleşmemesi korkusundan kaynaklanan büyük bir koz verdi. Böylece Beyaz Saray kendi ürünü olan terörizmle mücadele bahanesiyle işlediği cinayetleri ört bas etme fırsatı elde etti.  Kaynaklar:                                                                                                                
1)  Fiinancial times – Ocak 17, 2002
2)  Washington Post- Ock. 17,2002              
3)  Newyork times Sep. 20. 2002
4)  Newyork times, Nov. 6, 2002
5)  Siyonizmin imajı, sayfa 27 ve 32                                                                         
6)  Ekonomist, sep. 16,2002
Von Bülow 11 Eylül’den Ötürü ABD Yönetimini Suçluyor:
Prison Planet.com 21 Nisan’da, eski Alman parlamenteri, bakanı ve Alman istihbaratının eski şefi Andreas Von Bülow’la bir röportaj gerçekleştirdi. Geçtiğimiz günlerde Almanya’da “Die CIA und der 11 September: Internationaler Terror und die Rolle der Geheimdienste” adlı çok satan bir kitabı yayımlanmış bulunan Von Bülow röportajda ABD’nin –büyük olasılıkla İran’a karşı bir askeri müdahale için- 11 Eylül benzeri bir sahte bayrak operasyonu gerçekleştirebileceğini belirtiyor.
Aşağıda, 21 Nisan’da yapılan bu röportajın geniş bir özetini sunuyorum. Yazının bitimindeki açıklayıcı notlar bana aittir. Garbis Altınoğlu, 24 Nisan 2006
Eski Alman Bakan, 7 Numaralı Binanın 11 Eylül Saldırısı İçin Kullanıldığını Söyledi
Paul Joseph Watson ve Alex Jones/Prison Planet.com, 21 Nisan 2006
Bir dönemin Helmut Schmidt kabinesi üyesi, 25 yıllık Alman parlamenteri ve küresel istihbarat uzmanı Andreas Von Bülow, 11 Eylül saldırısının, Dünya Ticaret Merkezinin 7 Numaralı Binasını komuta bunkeri olarak kullanan ve daha sonra da suç kanıtlarını ortadan kaldırmak için yokeden ABD istihbarat aygıtının en üst kademeleri tarafından gerçekleştirildiğini söyledi.
GCN Radyo Ağının The Alex Jones Show programına demeç veren Von Bülow, “resmi öykünün baştan aşağı yanlış olması, bu işin içerden tezgahlanmış olduğunu gösteriyor” dedi.
Von Bülow CIA’in elinde, hisse senedi piyasasındaki kuşkulu iniş-çıkışları anında izlemesine olanak veren özel yazılım programlarının varlığını anımsattı. (1)
“Eğer hisse senedi piyasası çok tuhaf hareketler sergilerse buna anında müdahale edilir; ellerinde çok sayıda teyp vardı ve avukatlar bu insanlara sözkonusu teypleri yoketmelerini tavsiye ettiler.”
“Bush yönetimi, tam bir savunma konumunda ve büyük olasılıkla yeni bir atak girişiminde bulunacaklar” diyen Von Bülow, askeri müdahale gündeminin dayatılması amacıyla yeni bir sahte bayrak terör saldırısının gerçekleştirilebileceğini belirtti. Von Bülow, “Bir tek ‘yeni Pearl Harbor’un yeterli olacağını ummak isterdim; ama emin olamıyorum” dedi. (2)
Von Bülow, adları belirtilen hava korsanlarının tartışmalı kimlikleri üzerine de bir yorum yaptı. O, “19 hava korsanının adları hiçbir zaman resmi yolcu listelerinde yer almadı; şu ana kadar onların uçakların içinde bulunduklarına ilişkin bir kanıt çıkmadı ortaya” dedi. Von Bülow sözde hava korsanlarının uçuş eğitmenlerinin, bu kişilerin, bırakın büyük ticari uçakları, Cessna uçaklarını bile uçuramayacaklarını söylediklerine de işaret etti. Von Bülow binaların çöktüğünü ileri süren inandırıcı olmayan sava da değindi.O, “Kuleler serbest düşüş hızıyla yıkıldılar, ki bu tümüyle olanaksız; bu binaların 8, 9, 10 saniye içinde çökmelerini açıklayan tava keki teorisi gülünçtür” dedi. (3)
Von Bülow, 11 EYLÜL’DEN ÖNCE 2001 YILINDA YOLUNU ŞAŞIRAN 67 UÇAĞIN YOLLARININ BAŞARILI BİR BİÇİMDE KESİLDİĞİNİN, ANCAK O GÜN (YANİ 11 EYLÜL GÜNÜ-G. A.) 4 UÇAĞIN HİÇBİR ENGELLEMEYLE KARŞILAŞMAKSIZIN ROTALARINDAN BÜYÜK ÖLÇÜDE SAPTIKLARININ ALTINI ÇİZDİ. (4)
(Dönemin New York belediye başkanı- G. A.) Rudolph Giuliani 7 Haziran 1999’da aynı zamanda terörist saldırılara karşı koyabilmek ve onlarla başa çıkabilmek amacıyla Dünya Ticaret Merkezi Binasının 23. katında 13 milyon dolara mal olan bir İvedi Durum Komuta Merkezinin açılışını yapmıştı. Von Bülow 7 Numaralı Binadaki kumanda merkezine göndermede bulundu ve oranın, yaşanan saldırıyı uçakları uzaktan denetim teknolojisi yardımıyla yönlendirerek gerçekleştirmek ve arkasından binayı içeriye doğru patlatarak suç sahnesini ortadan kaldırmak için “ideal yer” olduğunu söyledi. O, “İki işlem vardı: birisi uçakları yönlendirmek, diğeri ise patlamaları gerçekleştirmekti” dedi. Saldırıyı tam olarak kimlerin gerçekleştirdiği sorusuna karşılık ise Von Bülow, bunu yapanların, Suudi Arabistan ve Pakistan gizli istihbarat servislerinin yardımını alan CIA içindeki “çok küçük bir grup” olması gerektiğini belirtti.(5)
Von Bülow görüşünü özetlerken, 11 Eylül olayının gerçekleştirilmesinin nedenlerinden birinin, ilerde –neoconların (=yeni-muhafazakarların) fazla güçlendiği ve jeopolitik kanatlarının kırpılması gerektiğini düşündükleri- Çin ile yaşanabilecek bir çatışmaya hazırlık olmak üzere Yakın ve Ortadoğu’da ABD askeri üsleri kurmak için gerekçe yaratmak olduğunu söyledi.
AÇIKLAYICI NOTLAR :
(1) Von Bülow burada, 11 Eylül’den önceki hafta içinde, 1 ve 2 Numaralı binalara çarpacak olan iki ABD havayolu şirketinin (United Airlines ve American Airlines) hisse senetlerinin aniden düşmesine ve yoğun bir spekülasyon konusu olmasına dikkat çekiyor. Diğer havayollarının hisse senetleri böylesi bir spekülasyona konu olmamıştı. Yani bazıları, bu iki şirketin uçaklarının bu eylemde kullanılacağını ve eylemin ardından bu şirketlerin hisse senetlerinin değerlerinin hızla düşeceğini önceden biliyordu. Bu spekülasyonu yapanların ve binlerce insanın ölümünden büyük servetler edinenlerin kimlikleri açıklanmayacaktı. Dahası, CIA ve diğer istihbarat örgütlerinin hisse senedi piyasasındaki ani değişmeleri Promis adlı gelişmiş bir yazılım programı aracılığıyla kesintisiz biçimde izledikleri ve böylesi ani değişmeleri bir alarm işareti olarak algılamaları gerektiği, ama pratikte böyle davranmadıkları biliniyor.
(2) Von Bülow burada, Japon askeri şifrelerini daha önceden çözmüş olan ABD askeri istihbaratının Japon hava kuvvetlerinin 7 Aralık 1941’de yaptığı baskını haber almış olmasına rağmen, bu baskına karşı hiçbir önlem almamasına ve bu nedenle çok sayıda ABD askeri personelinin ölmesine bilerek göz yummasına göndermede bulunuyor. Bunun nedeni ABD emperyalistlerinin Pearl Harbour baskınından yararlanarak, savaşa katılmaya karşı olan Amerikan kamuoyunun savaş-yanlısı bir havaya sokmak istemesiydi. Bu baskında çok sayıda ABD askerinin ölmesi ve ABD Pasifik filosunun ağır bir darbe yemesi, Amerikan kamuoyunu ayağa kaldırmaya yetecekti. (3) Dünya Ticaret Merkezi, uçakların çarptığı iki binanın (WTC1 ve WTC2) dışında beş bina daha içeriyordu. 3, 4, 5 ve 6 numaralı binalar uçakların çarptığı 1 ve 2 numaralı binalardan fırlayan enkaz parçalarından ötürü önemli ölçüde zarar görmelerine rağmen yıkılmadı. Ancak, 1 ve 2 numaralı binalardan bir blok ötede bulunan ve dünyadaki en gelişmiş İvedi Durum Komuta Merkezinin bulunduğu söylenen 7 numaralı bina, o günün akşamı saat 17:20’de, nedeni açıklanmayan bir patlama sonucunda tuhaf bir biçimde çöktü. 47 katlı bu sağlam binanın tüm fizik yasalarına aykırı olarak sadece 6.5 saniye içinde çöküp yerle bir olmasını, ABD hükümeti ve CIA yetkilileri pancake theory (=tava keki teorisi) denen saçma ve bilimdışı bir varsayımla açıklamaya çalışacaklardı. FEMA (=Federal İvedi Durum Yönetim Ajansı) ise, bir başka saçma görüş ileri sürecek vesadece iki katında önemsiz yangınlar çıkan 7 Numaralı Binanın yangın sonucu çöktüğünü (!) ileri sürecekti.(4) Burada Von Bülow, tüm ABD hava sahasını sürekli olarak gözetim altında tutan Federal Havacılık Yönetimiyle (FAA=Federal Aviation Administration) 24 saat kesintisiz temas halinde bulunan ABD Hava Kuvvetlerinin, 11 Eylül türü bir saldırıya karşı çok önceden hazırlanmış müdahale planları bulunmasına rağmen, eylemde kullanılan uçakların tam 1.5 saat süreyle rotalarının dışında uçmalarına karşı hiçbir eyleme geçmemesine göndermede bulunuyor.(5) Kuşkusuz Von Bülow, 11 Eylül eylemini gerçekleştirenlerin sadece “CIA içindeki çok küçük bir grup” olmadığını, olamayacağını, Pentagon/ ABD ordusunun ve ABD egemen sınıflarının ana gövdesinin onay ve bilgisi olmaksızın böyle bir adımın atılamayacağını çok iyi biliyor; ama tahmin edilebilecek nedenlerden ötürü suçu, ABD devlet aygıtının “çok küçük” bir bölümünün, hem de Pentagon ve ABD ordusu dışındaki bir bölümünün üzerine yıkmayı tercih ediyor.
11 Eylül ile alakalı alman istihbaratının yaptığı araştırmalar ve bulgular var.
BAZI  ENTERESAN  NOKTALAR  VE  BUNLARIN OLUŞTURDUĞU SORU İŞARETLERİ:
 *) Çelik konstrüksüyonu eriten sıcaklık olduğu iddia ediliyor ama teröristin pasaportu sapasağlam çıkıyor.   *) İkiz kulelerde çalışan 4000 yahudi o gün işe gitmiyor, sadece 2si işe gidiyor ve hayatını kaybediyor   *) olaydan 8 saat sonra "kontrollü yıkım" ile CIA binası yıkılıyor. kontrollü yıkım için en az 15 gün gerektiği biliniyor.   *) pentagonun uçak düştü denilen bölmesi o an tadilat altında, ölen olmuyor, kayıp yok.    *) pentagonun etrafındaki elektrik direkleri sapasağlam duruyor, oysa uçağın girdiği yer ilk kat ve çimlerde en ufak bir zarar yok. boing motoru olarak pentagonda sergilenen motor ise çift kişilik uçak motoru, boing motorunun 30 küsür kat ufağı.   *) uçakları teröristlerin 1aylık eğitimden sonra kullandığı iddia ediliyor, ancak 10 senelik bir pilotun bile ses hızında giden bir uçağı 63 metre enindeki bir hedefe tam ortadan sokmasının imkansız olduğu vurgulanıyor. 
*)Radyocular olaydan saatler evvelden itibaren ikiz kulelerden "uzaktan kumanda" sinyali alıyorlar ve kaydediliyor;  *) bembeyaz olmuş zencilerle aklımızda kalan felakette, betonun o tarz şekilde parçalanamayacağını, yanma veya uçak benzini patlamasıyla çelik konstrüksüyonun eriyemeceğini, toz haline gelen beton ve eriyen çelik konstrüksüyonun kesinlikle bir bomba işi olduğu belirtiliyor.
*) ikinci uçak kuleye girdiği anda alakasız bir yerde (7. binada) başka bir patlama oluyor. 
Fizik profesörü Steven Jones ve ikiz kulelerin çelik aksamı projesini yazan, onaylayan Kevin Ryan ancak alt katta yerleştirilmiş bombalarla binanın komple yıkılabileceğini savunuyor. Eylül 2002’de PBS’da yayımlanan ‘ABD’de yıkım endüstrisi’ belgeselinde bir binanın ayakları dibine nasıl yıkılabileceği anlatılıyordu. Bu tarz yıkım, ancak bombalarla veya bina hemen yıkılmak isteniyorsa veya aksiyon filmlerinde olabilir. Mesela Madrid’te bombalanan bina ancak 20 saat sonra yıkılabilmiş, hemen ayakları dibine çökmemiş.
Sheen’e göre Pentagon’a çarpan uçak iddiası da hikâyeden ibaret. Devlet sırrı gerekçesiyle Pentagon, çakılma görüntülerini yayımlamadı. Pentagon’a yakın Shreaton Oteli ve benzin istasyonu kameralarının yaptığı çekimlerin kamuoyunda yayılmasına izin verilmedi. İşin ilginç yanı uçağın verdiği zarar birdenbire yok oldu ve hiç bir iz kalmadı. Sheen, Afganistan savaşının 11 Eylülden iki gün, Irak savaşının 2 yıl önce kararlaştırıldığına dikkat çekiyor. Bu tarihte 44 bin Amerikan ve 18 bin İngiliz askeri Tacikistan ve Özbekistan’da konuşlandırılmış. Ortadoğu ve Suudi Arabistan’da Amerikan üsleri takviye edilmiş. Fizik profesörü Steven Jones, 11 Eylül saldırısında İkiz Kuleler'in iki uçağın çarpması sonucu değil, kontrollü bir patlamayla yıkıldığını öne sürdü. Brigham Üniversitesi uzmanı Jones, fiziğin temel kurallarını dikkate alarak İkiz Kuleler'in yıkılışım videolar üzerinde inceledi.
ABD'li profesör,
"Kuleler birkaç saniyede oldukları yere yıkıldı. Uçakların çarpmasıyla yıkılmış olsalardı, sağa veya sola devrilmeleri gerekirdi. Yani temeline yerleştirilen patlayıcılarla çöktü. Bu saldırı içerden birisinin işi" dedi.
İşte iddialar:
* Kulelerin uçakların çarpmasıyla başlayan yangın yüzünden yıkıldığı söyleniyor. Ancak çelik temeller buharlaştı. Çelik 5 bin derecede buharlaşır. Uçakların yakıtı 4 dakika, binadaki mobilya ve döşemeler 20 dakika yandı. Bu sürede 5 bin derece ısı ortaya çıkmaz.  * Hiçbir çelik konstrüksiyon bina, yangında olduğu yere çökmedi. Çelik sütunların erimesiyle binalar sağa-sola devrildi.
* Kuleler 6.6 saniyede çöktü. Bu kadar hızlı bir çöküş ancak kontrollü patlamada gerçekleşebilir.
* Uçaklar, 56'ıncı ve 80'inci katlara çarptı. Bina o katlarda başlayan yangından çökmüş olsaydı, yıkılma sırasında sağlam olan katların üst katları 'tutması' gerekirdi
(KAYNAK: http://dunyagerceklerim.blogspot.com.tr/2012/02/11-eylul-senaryosunun-perde-arkasi.html)