15 Ağustos 2017 Salı

Bu cürmü işleyen caniler derhal yargı önüne çıkartılmalı ve PYD müttefiki ABD inşaatı mühürlenmelidir.

BAZI “ATATÜRK DÜŞMANI VE VATAN HAİNLERİ” TARAFINDAN
AOÇ ARAZİSİ YILLAR ÖNCE GİZLİCE “AMERİKA’YA” SATILMIŞ!..
Basında şok bir haber: Atatürk Orman Çiftliği Arazisinden 37 Bin Metrekare Alan 'Büyükelçilik Binası İçin ABD'ye Satıldı' Bunu fırsat bilen Melih Gökçek ise o tarihi mirası paramparça etti. En komik olanı da oyuncakçı dükkânları yapmış olması!..
TÜRK TARIMI YOKEDİLDİ
ÜSTÜNE BETON DÖKÜLDÜ
Gazete ve ajans haberleri ile sosyal medya portallarında yaklaşık bir haftadır: 1925 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatıyla, Türk tarımına öncülük etmesi için kurulan “Atatürk Orman Çiftliği” arazisinden 37 bin metrekare alanın yeni büyük elçilik binası yapılmak üzere ABD'ye satıldığı aktarılıyor. Basına yansıyan bilgilere göre Mimarlar Odası Ankara Şubesi satış protokolünü istedi ancak bu talep ‘ticari sır’ denilerek reddedildi. 
Arazinin çevresi yüksek tel örgü ve duvar ile çevrildi.
Özellikle Sözcü'den Yavuz Alatan'ın haberine göre: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ün arazisi üzerinde inşa faaliyeti sürdürülen büyükelçilik alanında, otopark ve sosyal tesisler de bulunacak.
Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Bu alan Atatürk Orman Çiftliği arazisi iken, 12 Eylül darbesinden sonra Kenan Evren'in imzasıyla (kamu yararına kullanılmak kaydıyla) Gazi Üniversitesi'ne eğitim alanı olarak devredildi'' dedi ve şöyle devam etti: “Daha sonra Gazi Üniversitesi bu araziyi TOKİ'ye devretmiş. Sonrasında da arazi ABD Büyükelçiliği'ne satılmış. Bu süreç Atatürk Orman Çiftliği arazilerinin nasıl talan edildiğini de gösteriyor. Arazinin, ABD Büyükelçiliği'ne satılması sürecinde, Bilgi Edinme Kanunu'na göre satış protokolünü istedik, ‘ticari sır' diye vermediler. Bir üst kurula şikâyet ettik, onlardan da bilgi edinemedik, hukuksal süreç başlattık. Yargı yoluyla bize imzasız mühürsüz bir protokol gönderdiler.” Atatürk Orman Çiftliği'nin her bir metrekaresinin değerli olduğunu vurgulayan Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı “Atatürk Orman Çiftliği arazileri amacı dışında kullanılamaz. Dava açmak için süreci takip ediyoruz'' dedi.
Çiftlik, Atatürk tarafından Hazine'ye bağışlanmıştı...
CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, Birgün gazetesinde kaleme aldığı "Atatürk Orman Çiftliği yönetmelik değişikliği ile talan edilecek" başlıklı yazısında Sayıştay raporlarını işaret etmiş ve şöyle demişti:
"19 Haziran 1933 tarihli ve 2431 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2307 sayılı Kanun ile Atatürk’ün vefatından sonra kardeşi Makbule Hanım’ın mirasından saklı payı talep edememesi hükme bağlandı. Atatürk’ün kendi kardeşinden bile esirgeyerek halkımıza emanet olarak devir ve teslim ettiği çiftliklerin ne yazık ki tam bir yağmanın, talanın hedefi haline geldiği Sayıştay’ın raporlarında açıkça ortaya konuluyor. (...) Atatürk Orman Çiftliği, sadece bir tarım işletmesi veya bir yeşil alan değil toplumsal bir bellek alanıdır. Atatürk Orman Çiftliği arazilerinin peşkeş çekilmesine izin veremeyeceğiz. Bu toprakların amacı dışında kullanılmasına izin verenlere, kullananlara, talan edenlere, Atatürk’ün vasiyetini ihlal edenlere karşı mücadelemizi sürdüreceğiz." Diğer taraftan, bütün bu girişimlere ve tedbir gayretlerine rağmen: Balgat Mahallesi Çukurambar semtindeki geniş arazide inşaat çalışmaları “Milli şuur, manevi değer ve mukaddeslerine sahip ve saygılı Aziz ve Necip Türk Milletine Meydan okurcasına” tam bir arsızlık, edepsizlik ve küstahlıkla sürdürülüyor... Öncelikle: “Atatürk’ün arazisini, Türk düşmanı Amerikalılara satan; Bu satıştan haberdar olduğu halde; Bütün yasal yollara ve Türkiye Cumhuriyeti Mahkemelerine başvurmak suretiyle engel olmayan yetkili ve sorumlular ile bu iğrenç yolsuzluk, suiistimal, adi tasarruf ve menfur hadiseye seyirci kalan muhalefete lânet olsun. Her şeye egemen Rab bin türlü belâlarını versin inşallah…”  Hatırlayın lütfen!.. Marmara Köşkü de geçtiğimiz sene yıkılmıştı. Atatürk’ün çiftlik evi olarak bilinen yapının yıkımı tepkilere ve 'tescilli kültürel miras yok edildi’ eleştirilerine neden olmuştu.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Kesinlikle "TARAFLARDAN BİRİ YALAN SÖYLÜYOR" Devlet adına Hükümet'in dedikleri ve açıklayıp, ilân ettikleri mi! Yoksa, halk adına hareket eden "Sivil Toplum Kuruluşlarının" araştırma sonuçları mı doğru?

BASIN AÇIKLAMASI
BASINA VE KAMUOYUNA
● YOKSULUN GIDA ENFLASYONU RESMİ ENFLASYONUN ÜSTÜNDE!..
● SON BİR YILLIK GIDA ENFLASYONU MAAŞ ARTIŞLARINI SOLLADI!..
● ASGARİ ÜCRETLİNİN 53 GIDA MADDESİNDE SATIN ALMA GÜCÜ DÜŞTÜ!..
● ASGARİ ÜCRETLİNİN MAAŞ ARTIŞI GIDA ARTIŞINI BİLE KARŞILAMIYOR!..
● EŞİ ÇALIŞMAYAN İKİ ÇOCUKLU ASGARİ ÜCRETLİLER AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞIYOR!..
● EŞLERİ ÇALIŞMAYAN EMEKLİ İŞÇİ VE MEMURLAR İLE ÇALIŞAN MEMUR AİLELERİNİN BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU YOKSULLUKSINIRININ ALTINDA YAŞIYOR!..
● NÜFUSUN YÜZDE YİRMİDEN FAZLASI AÇLIK SINIRININ ALTINDA, YÜZDE ALTMIŞDAN FAZLASI İSE YOKSULLUK SINIRININ ALTINDA YAŞIYOR
Temmuz 2016 - Temmuz 2017 dönemindeki gıda fiyatlarındaki artışları incelediğimizde; tüketicilerin dengeli beslenebilmesi için gerekli olan gıda maddelerindeki artış oranlarının resmi gıda enflasyonunun üzerinde olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, gerekli temel gıda maddelerindeki fiyat artışlarının aynı zamanda asgari ücretlilerin, çalışan memurların, işçi ve memur emeklilerinin maaş artışlarının üstünde olduğu görülmektedir.
Yeterli ve dengeli beslenmede gerekli olan bazı gıda maddelerinde Temmuz 2017 ayında Temmuz 2016 ayına göre fiyat artış oranları ( TÜİK İstatistiklerine göre)
Temmuz 2017 ayında Temmuz 2016 ayına göre gıda dışındaki bazı mallar ile hizmetlerdeki fiyat artış oranları ( TÜİK İstatistiklerine göre)
Temmuz 2016 - Temmuz 2017 döneminde asgari ücretlilerin net maaşlarında %7,92, çalışan memurların %10, emekli memurların %10,13, emekli işçilerin ise %10.9 oranında artış olmuştur. Bu maaş artışları ile gıda fiyat artışlarını karşılaştırdığınızda, asgari ücretlilerin 53 gıda maddesinde, çalışan memurlar ve emekli memurların 45 gıda maddesinde, emekli işçilerin ise 41 gıda maddesinde satın alma güçleri düşmüştür. Bununla birlikte, asgari ücretlilerin ambalajlı su ve şehir şebeke suyla birlikte enerji malları, ulaşım hizmetleri ve temizlik mallarının tamamında satın alma güçleri düşmüştür.
TÜİK'in Temmuz 2016'ya göre Temmuz 2017 ayındaki gıda ve alkolsüz içecek enflasyon oranı %10.07'dir. TÜİK'in gıda enflasyonu, yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşayan tüketicilerin dengeli ve yeterli beslenebilmesi için hangi gıdaları ne kadar tüketmesi gerektiğine göre değil, fiili olarak ne tükettiklerine bakarak hesaplanmaktadır. Bu bakımdan bilimsel ve gerçekçi değildir. Çünkü, Türkiye'de yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşayan tüketiciler ağırlıklı olarak unlu gıdalardan oluşan karbonhidrat ağırlıklı bir beslenme tarzı sürdürmek zorunda bırakılmışlardır. TÜİK'de bu beslenme tarzını oluşturan gıda maddelerini enflasyon hesaplarında ağırlık noktası olarak ele almaktadır.
Temmuz 2016 ayında iki çocuklu eşi çalışmayan bir asgari ücretlinin eline net 1362,75TL geçmekte iken Temmuz 2017 ayında ise 1470.72TL geçmektedir. Yani, asgari ücretlinin maaşı son bir yıl içerisinde 107.91TL artmıştır. Oysa, dört kişilik bir ailenin dengeli ve yeterli beslenebilmesi için Temmuz 2016'da gıda giderleri 1369,76TL iken Temmuz 2017 ayında 1497,66TL olmuştur. Bu rakamlar aynı zamanda açlık sınırıdır. Yani, dört kişilik bir ailenin aylık geliri bu rakamların altında ise bu aile açlık sınırının altında yaşıyor demektir.Bu duruma göre, Türkiye'de eşi çalışmayan iki çocuklu asgari ücretliler açlık sınırının altında yaşıyorlar.
Asgari ücretlinin son bir yıllık net ücret artışı 107.91TL iken, dört kişilik bir ailenin gıda giderleri 129.9TL artmıştır. Yani, eşi çalışmayan iki çocuklu bir asgari ücretlinin maaş artışı dengeli ve yeterli beslenme için gerekli olan gıda artışını bile karşılamıyor.
Türk-İş'in araştırmasına göre, Türkiye'de dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı Temmuz 2016'da 4461.76TL iken Temmuz 2017'de 4878.38TL olmuştur. Eğer, dört kişilik bir ailenin aylık geliri bu rakamın altında ise bu aile yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
Türkiye'de milyonlarca kişi resmi asgari ücretin altında sigortasız çalıştırılmaktadır. Ayrıca, genç işsizlik rakamları da %25'ler dolayındadır. Söz konusu açlık ve yoksulluk rakamları ile TÜİK'in hane halkı kullanılabilir gelir rakamlarını karşılaştırdığımızda, nüfusun %20'den fazlasının (16 milyondan fazla kişi) açlık sınırının altında, %60'dan fazlasının ise ( 48 milyondan fazla kişi) yoksulluk sınırının altında yaşadığı anlaşılmaktadır.
Ülkeyi yönetenlere ve hükümete sesleniyoruz: bu manzara sürdürülemez. Bu nedenle, açlık ve yoksulluğun nedeni olan yanlış ve büyük sermayeden yana olan ekonomik politikalar ile tarım-gıda, enerji, ulaşım, ısınma-barınma ve fiyat politikalarını değiştiriniz. İşsizliği giderecek, tüketicilerin satın alma gücünü artıracak gerekli tüm politikaları uygulamaya koyunuz.
Basınımıza ve halkımıza saygıyla duyurulur.
Turhan ÇAKAR, Tüketici Hakları Derneği Genel Başkanı
EKLER:
1- TÜİK İstatistiklerine göre, gıda maddelerinin 2016 Yılı Temmuz Ayı ile 2017 Yılı Temmuz Ayı fiyat karşılaştırmaları ve fiyat artış oranları Tablosu
2- Asgari ücretli işçi, emekli işçi ve emekli memurun 2016 yılı Temmuz Ayı ile 2017 yılı Temmuz Ayı net maaş tablosu
3- Asgari ücretli işçi, emekli işçi, çalışan memur ve emekli memurun net maaşları ile 2016 Yılı Mayıs Ayı ve 2017 Yılı Mayıs Ayında alabilecekleri gıda maddeleri, enerji mal ve hizmetleri, su, ulaşım hizmetleri ve temizlik maddeleri miktarlarını karşılaştıran tablo (kg, adet, m3, litre, kwh, sefer sayısı)
4- 4 Kişilik Bir Ailenin Açlık ve Yoksulluk Sınırı Tablosu
ŞOK AÇIKLAMA! 
"TÜRKİYE'DE 16 MİLYON AÇ VE 48 MİLYON YOKSUL VATANDAŞ VAR"
Türkiye’de nüfusun yüzde 20’den fazlası açlık sınırının altında, yüzde 60’dan fazlası ise yoksulluk sınırının altında yaşıyor. THD Başkanı Turhan Çakar Türkiye’de 48 milyondan fazla kişinin yoksulluk sınırının altında yaşadığını açıkladı.
Tüketici Hakları Derneği (THD) Genel Başkanı Turhan Çakar,Temmuz 2016-Temmuz 2017 dönemine ilişkin son 1 yıllık gıda enflasyonu, asgari ücretlerin ve emeklilerin maaşlarının karşılaştırıldığı basın açıklamasında, 48 milyondan fazla kişinin yoksulluk sınırının altında olduğunu açıkladı.
Çakar yaptığı basın açıklamasında Temmuz 2016-Temmuz 2017 dönemindeki gıda fiyatlarındaki artışların incelediğinde tüketicilerin dengeli beslenebilmesi için gerekli olan gıda maddelerindeki artış oranlarının resmi gıda enflasyonunun üzerinde olduğunu, gerekli temel gıda maddelerindeki fiyat artışlarının aynı zamanda asgari ücretlilerin, çalışan memurların, işçi ve memur emeklilerinin maaş artışlarının üstünde olduğunun görülmekte olduğunu söyledi.
Asgari ücretlilerin gıdadan temizlik mallarına kadar birçok hizmette alım güçlerinin düştüğünü kaydeden THD Genel Başkanı Çakar, "Temmuz 2016-Temmuz 2017 döneminde asgari ücretlilerin 53 gıda maddesinde, çalışan memurlar ve emekli memurların 45 gıda maddesinde, emekli işçilerin ise 41 gıda maddesinde satın alma güçleri düşmüştür. Bununla birlikte, asgari ücretlilerin ambalajlı su ve şehir şebeke suyla birlikte enerji malları, ulaşım hizmetleri ve temizlik mallarının tamamında satın alma güçleri düşmüştür" şeklinde konuştu.
16 milyon kişi aç
Türkiye’de milyonlarca kişinin resmi asgari ücretin altında sigortasız çalıştırılmakta olduğunu söyleyen Çakar, "Genç işsizlik rakamları da yüzde 25’ler dolayındadır. Söz konusu açlık ve yoksulluk rakamları ile TÜİK’in hane halkı kullanılabilir gelir rakamlarını karşılaştırdığımızda, nüfusun yüzde 20’den fazlasının (16 milyondan fazla kişi) açlık sınırının altında, yüzde 60’dan fazlasının ise (48 milyondan fazla kişi) yoksulluk sınırının altında yaşadığı anlaşılmaktadır"ifadelerini kullandı.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

ABD Silahlı Kuvvetler Akademisi Stratejik Araştırmalar Merkezi Rapor Hazırladı. Açık Açık ve Meydan Okurcasına Söylediler. Eninde Sonunda "ABD, TÜRKİYE’YE ASKERİ MÜDAHALEDE BULUNACAK-MIŞ"

AÇIK AÇIK SÖYLEDİLER:
"ABD, 
TÜRKİYE’YE ASKERİ MÜDAHALEDE BULUNACAK"
ABD Silahlı Kuvvetler Akademisi Stratejik Araştırmalar Merkezi, ABD’nin küresel üstünlüğünü kaybettiği gerçeğinden yola çıkarak kapsamlı bir rapor hazırladı. Bu rapora göre kanlı ellerini tüm dünyaya bulayan ABD’nin yeni sinsi oyunların içinde olduğu ortaya çıktı.
ABD Silahlı Kuvvetler Akademisi Stratejik Araştırmalar Merkezi Rapor Yazdı. Öngördü, Öneride Bulundu ve Açıkladı!..
ABD Silahlı Kuvvetler Akademisi Stratejik Araştırmalar Merkezi, ABD’nin küresel üstünlüğünü kaybettiği gerçeğinden yola çıkarak, önümüzdeki 10 yılda kendi menfaatleri açısından oluşabilecek riskler ve bunlara yönelik müdahale yöntemlerine ilişkin metotların incelendiği kapsamlı bir rapor hazırladığı iddia edildi. Aydınlık’ın haberine göre; (YENİ AKİT) Pentagon ve ABD ordusundaki kilit kurumlarla istişare edilerek bir yılda hazırlanan rapor, yeni savunma konseptini oluşturmada akademik bir çalışma niteliği taşıyor.
Türkiye ile ilgili bölümlerin de yer aldığı raporda, öncelikli tehlikeler olarak Avrasya cephesinde yaşanabilecek gelişmeler sayılıyor. Önümüzdeki 10 yılda yaşanacağı öngörülen ve ABD için tehdit olduğu belirtilen 23 farklı gelişme için 8 farklı müdahale yöntemi öneriliyor. Bu beklentilerden bir tanesi de Türkiye’de bir “iç savaş”ın yaşanması. Bu durumun ise ABD’nin askeri bir müdahale ile kontrol altına alacağı ileri sürülüyor.
KAYNAK: 1, YENI AKIT
KAYNAK: 2, https://www.swe-turk.com/dunya-haberleri/acik-acik-soylediler-abd-turkiyeye-askeri-mudahalede-bulunacak.html
***
ABD’NİN TÜRKİYE’DE İÇ ÇATIŞMA ÖNGÖRÜSÜ VE SURİYE’DE PKK/YPG’YE DESTEĞİ
Yazar: Cahit Armağan DİLEK
ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas, Türkiye’nin, terör örgütü PKK ile ilişkili görmesi sebebiyle YPG’ye “isim değiştirme” tavsiyesinde bulunduklarını, bunun üzerine örgütün, adını “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) olarak değiştirdiğini söyledi. Bu haber fikri takip ve bölgedeki gelişmeleri  gereği gibi izlemeyen Türk medyasında sanki yeni yapılan bir değişiklikmiş gibi sunuldu, hatta hükümet yetkililerine de o şekilde soruldu, onlar da o çerçevede cevap verdi. Halbuki bu isim değişikliği yaklaşık 2 yıl önce Ekim 2015’te yapılan bir aldatmacaydı.
O zamanlarda yazdığımız birçok yazıda ve TV programlarında SDG’nin YPG’yi maskelemek için kurulan paravan bir örgüt olduğunu, sadece tabelada olacağını ve SDG’nin ana omurgasının ve başının YPG olacağını ısrarla söylemiştik.
Ancak Türk hükümeti bunu görmek istemedi.
Örneğin, Aralık 2015 sonunda YPG Tışrin barajı üzerinden Fırat’ın batısına geçtiğinde yani Türkiye’nin kırmızıçizgisi ihlal edildiğinde ve fotoğraflarla YPG’nin geçmiş olduğu  gösterildiğinde bile Türk hükümeti YPG değil SDG geçti  söylemine sarıldı. Mayıs 2016’da Menbiç operasyonu başlamadan önce Amerikan  tarafı operasyonu SDG’nin yapacağını SDG içindeki YPG’li sayısının çok az olacağını söylediğinde buna itimat edip Menbic operasyonunu SDG’nin yapacağını kabullendi. Ne zamanki 15 Temmuz darbe girişimi oldu ve peşinden Fırat Kalkanı operasyonu yapılmak zorunda kalındı işte onun devamında ABD’nin Fırat Kalkanı  harekâtını engelleme / durdurma girişimleri iyice belirginleşince Türkiye’nin YPG konusundaki duruşu daha da sertleşti. Sertleşti ancak bu durum ABD’nin YPG’yi esas alan planını değiştirtemedi.
Bu karşılıklı gerginlik ve restleşme ortamı  Fırat Kalkanı ile birlikte Rakka operasyonunun gündeme gelmesi, ABD’nin Rakka için Türkiye değil PYD/YPG’yi tercih etmesi peşinden YPG’yi düzenli ordu haline getirecek şekilde eğitim vermesi, silah ve teçhizatlarla donatmasını engellemedi. İşte Amerikalı generalin itirafı tam da bu zamanda geldi. Yani ABD YPG bağlamında hedefine ulaştı. Hem YPG’ye desteğini sorunsuz yaptı ve yapıyor hem de Türkiye’yi PYD bölgesine müdahale etmesini önlemiş oldu.  Yani Amerikan itirafı herşey bittikten sonra geldi.
Bu itiraf kadar Amerikalı generalin olayı anlatış şekli de aslında Türkiye açısından çok can acıtıcı. Çünkü Amerikalı general YPG’ye isim değişikliği yapın dediklerinde YPG’nin SDG ile geldiğini ve ismin ortasına demokratik kelimesinin konmasını överken gülerek anlatması adeta Türkiye ile dalga geçtiklerini de gösteriyor.
Peki bölgeyi iyi takip eden az sayıda Türk uzmanın daha o günlerde bu isim değişikliğinin bir aldatmaca olduğunu ortaya koymuş olmasına rağmen ABD neye güvenerek böyle bir adım attı ve Türk hükümeti neden tepki göstermedi? Bunun ana nedeninin Türkiye’nin bozulan karar alma sürecinde olduğunu düşünüyorum.
Türkiye 2011 seçimleri sonrası ve özellikle Başbakan Erdoğan’ın 2014’te Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte kurumsal karar alma sürecini terk etti ve tek bir kişinin ve danışmanlarının etkili olduğu karar alma sürecine sürüklendi. Bu durum uzun soluklu politika ve stratejiler yerine anlık günlük kararları beraberinde getirdi. ABD tarafı ise yerleşmiş kurumsal karar süreciyle Türk tarafını çok detaylı analiz edip zayıf kuvvetli yanlarını, hassas noktalarını çok iyi tespit edip onları istismar ettiklerini yönlendirdiklerini görüyoruz. Yani ABD Ekim 2015’te bu isim değişikliği yapıldığında Türk tarafının kabulleneceğini öngörmüş olması büyük olasılıktır. Çünkü Türkiye Temmuz 2015’te İncirlik Mutabakatıyla ABD’nin IŞİD stratejisine açık uçlu destek vermeyi kabul ettiğini ortaya koymuş oluyordu.  Çünkü Türk hükümeti  Ekim 2014’te Kobani’de YPG’ye havadan askeri destek indirilmesine, Peşmerge güçlerinin Türk topraklarından geçerek Kobani’de YPG’ye destek vermesine  onay vermişti.
ABD zımnen Türkiye’yi onay verir pozisyona düşürdüğü bu gelişmelerle aslında sınırlarının hemen güneyinde bir terör koridorunun oluşmasının da önünü açıyordu. Bu terör koridorunun sadece koridor olarak kalmayacağı, sonrasında bir özerk bölgeye dönüşeceği, bunun da Türk sınırlarının içine doğru genişleyeceği, Türkiye içinde PKK kaynaklı yeni terör sarmallarının ve hatta Suriye’deki gibi fiilen özerk bölgeler oluşturmak için toprak ele geçirme hedefli çatışmaların (bir nevi iç çatışma)  yaşanmasının önünü açmak olduğu çok aşikardı. Bu da açıkça ABD’nin Türkiye’nin güvenliğiyle ve bekasıyla oynamak onu tehlikeye düşürmekten başka bir şey değildir. Geçen hafta medyaya düşen Amerikan Kara Harp Akademisinde hazırlanan bir raporda önümüzdeki 10 yıl içinde beklenen tehdit değerlendirmelerinde “Türkiye’de bir iç çatışma yaşanabileceği” seçeneğinin de ortaya konmasını bu bağlamda okumak lazım.
Bu durum Suriye kuzeyinde PKK koridorunun oluşup özerk bir bölge yönetimine dönüşmesi sonrasında etkisini kuzeye yani Türkiye’nin içine yönlendirmesiyle sonuçlanması öncelikli sonuçlardan biri olacaktır. Bu da Türkiye’de PKK’nin özerk bölge talebiyle yeni terör sarmalana başlaması ve Suriye kuzeyindeki başarı hikâyesini Türkiye’de tekrar etmekten başka bir şey olmayacaktır. İşte ABD’nin Türkiye’deki iç çatışma öngörüsü de tam da bununla ilgilidir. Bu nedenle, ABD’nin şimdilerde PKK/YPG’yi düzenli orduya dönüştüren askeri yardımı ve bunu yaparken de YPG’nin terörist kimliğini örtmek üzere DSG paravan kimliğini sağlamasının müttefiklikle, ortaklıkla hiçbir ilgisi olmadığı gibi tam düşmanca bir harekettir.  
Hem NATO’da hem de IŞİD karşıtı koalisyonda müttefik olan iki ülkeden lider konumdaki ABD’nin kritik önemdeki müttefiki Türkiye’ye bu şekilde tehlikeye düşürmesi nasıl açıklanır ve kabul edilebilir mi? ABD terörle mücadele ortak paydasında Türkiye ile ortak mücadele yapacağını belirtip Türkiye ile yola çıkarken  Irak ve Suriye’deki nihai hedefinin ne olduğunu Türkiye’den sakladığını söylemeliyiz. Böyle olunca da IŞİD’le mücadelede sona yaklaştıkça ve ABD’nin nihai hedefi (IŞİD eliyle bölgenin dizaynı ve PKK üzerinden Kürdisatn oluşturma) açığa çıktıkça Türkiye ile gerginliğin de arttığını görüyoruz.
ABD sahada Türkiye aleyhinde askeri anlamda adımlar atarken Türkiye’nin aynı çerçevede yani askeri alanda karşılık veremediğini görüyoruz.Bu muhtemelen yukarıda ifade ettiğimiz şekilde ABD’nin Türkiye’nin imkan ve kabiliyetlerini zayıf kuvvetli yönlerini çok analiz etmesinden ve değişik konularda Türk hükümetine karşı elindeki bazı konuları şantaj olarak kullanmasından kaynaklanmaktadır. Bu da Türkiye’nin hareket serbestisini ortadan kaldırmaktadır.
Örneğin, Türk hükümeti YPG bağlamında YPG’ye yapılan askeri yardımlar Türkiye’ye kaşı kullanılırsa kimseden izin almadan gereğini yaparız demesine ve o yardım kapsamındaki silahların Türkiye içinde yakalanmış olmasına rağmen PYD bölgesine hiçbir askeri operasyon yapmaması ya da nokta hedeflerin vurulmaması dikkat çekicidir. Türkiye’deki her PKK saldırısından sonra, Suriye kuzeyinden getirildiği belli olan her yakalan silahtan sonra Türkiye’nin Suriye kuzeyindeki PKK/YPG hedeflerini vurmaması ABD ve PKK cephesinde Türkiye’nin bir şey yapamayacak, askeri karşılık vermekten kaçınıyor değerlendirmesinin güçlenmesine yol açıyor.
Suriye ve Irak bağlamında hatta Avrupa ile yaşanan krizlerde burada anlatılması çok uzun olacak önceki bazı gelişmeler maalesef Türkiye’nin caydırıcılığını kaybettiğini ya da en azından Türk karar vericilerin yerinde ve zamanında askeri gücünü kullanma, politik hamlelerini yapma insiyatifini kaybettiğini göstermektedir. Bu durumun Amerikalılarca iyi analiz edildiğini söyleyebiliriz.
TÜRKİYE
ENSTİTÜSÜ
BAŞKANI:
CAHİT ARMAĞAN DİLEK
Dolayısıyla, Türkiye’nin ABD’den korkmasından ziyade caydırıcılığını kaybettiğini bunun temelinde de Türk karar vericilerin ülkenin milli güç unsurlarını ve T.C.nin milli çıkarlarını iyi analiz edemediğini ve önceliklendiremediğini, Türkiye’nin Rusya ile ABD arasında yalpalayan gelgitler yaratan politikasıyla birlikte bütün bunların hatalı kararlara yol açtığını söylemek daha doğru olacaktır. Bu bağlamda ABD başta olmak üzere Batı’nın bölge ve Türkiye üzerindeki planlarını gördüğünü söyleyen Türkiye, ABD’nin IŞİD karşıtı mücadele aksamasın söylemine aldırış etmeden kendi bekası ve güvenliğine ilk sıraya alarak Suriye kuzeyindeki PKK/YPG’ye askeri karşılık vermeli, bunu da gecikmeden yapmalıdır. Çünkü ABD’nin Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek şekilde PKK/YPG’ye verdiği askeri desteğe karşılık Türkiye’de askeri cevap vermelidir.

1 Ağustos 2017 Salı

Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti büyük bir alçaklık, kalleşlik, düşmanlık ve küstahlıkla yüz yüze!..

 SON DAKİKA... 
ABD, YPG'YE BU SLÂH VE MÜHİMMATI TESLİM ETTİ! GİZLEME GEREĞİ BİLE DUYULMAYAN MENFUR KONVOY FOTOĞRAFLANDI...
Sözde dost, müttefik ve BOP (BİP) Proje Ortağı, eş başkanlık düzeyinde ortak ve taraf göründüğümüz ABD'nin YPG'ye verdiği zırhlı araçlar, Rakka yolunda Reuters tarafından görüntülendi. İhanete çanak tutan ve hainleri, eşkıya ve çeteleri teşvik eden, alenen destekleyen ABD Konvoyunda mayın temizleme araçları dikkat çekiyor. Ayrıca Hummerlar ve 4x4 jipler bulunuyor.
Suriye'nin kuzeyinde menfur terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı YPG'ye verilen ABD silâhlarının en yeni ve en son güncel (01 Ağustos 2017-Salı tarihli) fotoğrafları geldi.
Reuters, Rakka'ya doğru ilerleyen zırhlı araç konvoyunu görüntüledi. Konvoyda çok sayıda Hummer, 4x4 jip ve mayın temizleme araçları dikkat çekiyor. Anadolu Ajansı, silah ve zırhlı araç taşıyan 100 TIR'ın Irak sınırından geçerek Haseke'ye girdiğini dün duyurmuştu.
ABD, Türkiye'nin karşı çıkmasına rağmen YPG ile birlikte Rakka operasyonunu yapıyor. Pentagon, şimdiye kadar teröristlere yüzlerce TIR'lık silah, zırhlı araç ve askeri mühimmat verdi. AA'nın verilerine göre, son teslimatla birlikte sayı 909 TIR'a ulaştı.
Verilecek silah listesinde ise 12  bin kalaşnikof marka tüfek, 6 bin makineli tüfek ve 3 bin 500 ağır makineli tüfeğin yanı sıra 3 bin Amerikan yapımı RPG-7 ve 1000 Amerikan yapımı AT-4 veya Rus yapımı SPG-9 tanksavarın da yer aldığı görülüyor. Temmuz ayı başında elindeki en büyük kent olan Irak'taki Musul'u yitiren terör örgütü IŞİD, Rakka'da da yaklaşık bir aydır kuşatma altında. Kentin yarısını kaybeden örgüt, gittikçe dar bir alana sıkışıyor.
Rakka'nın hemen güneyinde, Fırat Nehri'nin altında ise Şam rejimine ait Ordu birlikleri IŞİD'lileri doğuya doğru sürüklüyor. Ordu birliklerinin kısa sürede Deyr ez Zor'a ulaşması bekleniyor. Söz konusu kentte rejime ait güçler aylardır bir alanı kontrol ediyor.
TAHLİYE KONVOYU YOLDA
Suriye'nin güneyinde ise, varılan ateşkes sonucunda binlerce silahlı muhalif ve sığınmacı Lübnan sınırındaki Arsal'dan kuzeydeki İdlib tarafına tahliye ediliyor. Reuters haber ajansı, yaklaşık 9 bin muhalif ve yakınlarını taşıyan otobüs konvoylarının Pazartesi günü bölgeden ayrılmaya başladığını bildiriyor.
Hizbullah ve rejimin bir haftayı aşan operasyonu sonucu geri çekilen El Nusra bağlantılı ekiplerin de yer aldığı silahlı gruplar, tahliye karşılığında Hizbullah esirlerini iade ediyor. Hizbullah'a yakın El Manar TV, sekiz esirin verildiğini duyurdu.
TARAFLAR ARASINDA CENAZE TAKASI DA GERÇEKLEŞTİ.
RUS ASKERLERİ DERA'DA! HAVALİMANINA RUS BAYRAĞI ASILDI
Anadolu Ajansı, varılan ateşkesle birlikte Rus güçlerinin Dera'da konuşlanmaya başladığını bildiriyor. Rus askerlerinin altı ayrı bölgeye yerleştiğini aktaran haber, yerel kaynaklara dayandırıldı. Dera’nın kuzeydoğusundaki Saale Askeri Havalimanı'na da Rus bayrağı asıldı.
Dera, Türkiye, Rusya ve İran'ın dört bölgelik çatışmasızlık noktalarından biriydi. Son hayata geçen ateşkes ise, ABD ve Rusya'nın anlaşmasıyla ortaya çıktı.
İran'ın desteklediği Hizbullah, yedinci yılına çoktan giren iç savaşta önemli bir rol oynadı. Beşar Esad için savaşan binlerce Hizbullah militanı, yıllardır Suriye'deki cephelerde.
Yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği Suriye iç savaşı, 15 Mart 2011 tarihindeki gösterilerin daha sonra çatışmaya dönüşmesiyle başladı. En az 11 milyon Suriyeli evlerini terk etmek zorunda kaldı, bu rakam ülke nüfusunun yaklaşık yarısını ifade ediyor. Savaştan kaçanlar başta Türkiye olmak üzere komşu ülkelere sığındı, binlercesi Avrupa'ya gitmek isterken alabora olan göçmen teknelerinde öldü.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Başta İstanbul olmak üzere bütün Anadolu'da ard arda yaşanan afet ve felâketlerin sebebi: Başta Belediyeler olmak üzere, Üniversiteler, ilgili-yetkili ve sorumlu kurum ve kuruluşlar ile Hükümettir!..

İSTANBUL'DAKİ FELAKETİN NEDENİ SÜPER HÜCRE Mİ? SÜPER HÜCRE NEDİR?
İstanbul'daki felaketin nedeni Süper hücre mi? Süper hücre nedir İstanbullu vatandaşlar 9 günde 2 kez facia atlattı. Hava durumunun ani değişimi ve temmuz ayında dolu yağması insanları şaşırttı. Meteoroloji uzmanları ise bunun süper hücre olduğunu ve ara sıra Anadolu'da da yaşandığını söylüyor. Süper Hücre'nin en önemli özelliği 'mezosiklon' özelliği. Genişliği 3 ila 8 kilometre civarında olan siklondur. Bunu bir bulut oluşumunda dönen bir bulut gibi gözlemleyebilirsiniz.
İstanbul dün çok şiddetli dolu ve yağmurun etkisi altındaydı. 9 gün önce de aynı durumun yaşanmasının nedeni süper hücre. Peki süper hücre nedir hava durumunu nasıl etkiliyor?  19 Mayıs Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü'nden Yrd. Abdullah Kahraman İstanbul'da yaşanan felaketle ilgili açıklamalarda bulundu. Abdullah Kahraman dün akşam yaşananlarla ilgili olarak şu açıklamalarda bulundu: Bu süper hücreli fırtınaydı. Bu sistem bizim birkaç gündür takip ettiğimiz bir sistemdi. Bir önceki seldeki durum bir süper hücre değildi teknik olarak. O orta ölçekli konvektif sistemdi.Süper hücreli fırtına genişliği yaklaşık 10 km mertebesinde olan fırtınadır. Orta ölçekli konvektif fırtına çok daha geniş bir alanda olur. Bugünü karmaşık yapan şu. Orta ölçeklif konvektif sistem söz konusuydu Trakya'dan. Bir de güneybatıdan gelen bir orta ölçekli konvektif sistem vardı.
SÜPER HÜCRE NEDİR?
Süper Hücre'nin en önemli özelliği 'mezosiklon' özelliği. Genişliği 3 ila 8 kilometre civarında olan siklondur. Bunu bir bulut oluşumunda dönen bir bulut gibi gözlemleyebilirsiniz. Kenarları, çeperleri çok belirlidir. Geçen haftaki selde böyle bir durum yoktu. Dün süper hücre karakterini işaret eden çok sayıda emare gördük. Yüzde 99 'süper hücre'ydi.
EKSTREM BİR OLAY
Gökgürültülü fırtınanın belki de yüzde 1'i süper hücredir. Çok çok az görülür. Bir keresinde 15 Ağustos 2004'te İstanbul üzerinden geçmişti. Yalova'da hortum yapmıştı. Ekstrem bir olay. İstanbul'a denk gelmesi talihsizlik.
ANADOLU'DA OLUYOR
Türkiye'de uzun yıllardır kayıtlarda olan bir hadise. Anadolu'nun pek çok yerinde seyrek olarak görülüyor. Bugünün önemi İstanbul'a denk gelmesi. Çok büyük zararı olmuştur. Dolu dışında hasar yapan şey de şiddetli rüzgardı. Soğuk havanın aşağı doğru boşalması gibi bir mekanizma var. Normalde gök gürültülü fırtınalar aşağıdan yukarıya doğru bir hareketle başlarlar, yerin çok fazla ısınmasıyla ilgili bir durumdur. Hava ne kadar nemliyse o kadar hafiftir. Isınan hava yükselir.
FIRTINA NEDENİ SICAKLIK FARKI
Dünkü durumda yer sıcaktı, yukarı seviyede soğuk hava vardı. Dolayısıyla sıcaklık farkı çok fazlaydı. Bu durumda çok fazla fırtına enerjisi meydana geliyor.
TAM İSTANBUL ÜZERİNDE DENK GELDİ
Çevre koşulları o şekilde gelişti ki, yukarıdaki hava aşağıdaki havaya göre çok ağır ve soğuk kaldı. Olduğu gibi aşağıya çöktü. Dolayısıyla hem bir dolu hem bir fırtına etkisi var. Bu fırtına tam İstanbul üzerinde denk geldi. Yani bu açıdan ilginç bir olaydı. 2014'te de bir hortum yaşamıştık. İstanbul bu tip hadiselere çok uzak değil. 1914'teki hortumda Büyükçekmece'de 2 kişi hayatını kaybetmişti.
"TÜRKİYE ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI” YOL GÖSTERDİ, AKIL VERDİ VE ACİLEN TEDBİR ALINMASI İÇİN SORUNLULARI UYARDI!
ÇOK ÖNEMLİ VE ACİL TEDBİR GEREKTİREN BİR KONU: ‘EN ÇOK TÜRKİYEYİ VURACAK’
Küresel iklim değişikliğine ilişkin tartışmaların Türkiye için yeniden gündeme geldiğini söyleyen Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Bozoğlu, ‘İç Anadolu’da kuraklık, Ege ve Akdeniz’de ise sel riski var’ dedi. Dünya üzerinde iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkenin Türkiye olduğunu belirten Baran Bozoğlu, “Çünkü üç tarafı denizlerle çevrili ve Akdeniz Havzası’nda. Bilimsel modelleme çalışmalarında sel felaketleri, bazı bölgelerde kuraklık ve tarımsal üretimin düşüşü özelinde en büyük etkinin Türkiye’de olacağı görülüyor. En çok etkilenecek şehirlerin başında ise İstanbul ve İzmir’in geldiğine dair bir akademik çalışma yeni yayınlandı” ifadelerini kullandı.
[29 Temmuz 2017, Çevre Mühendisleri Odası Başkanlığı  / Ankara]
İstanbul’da yaz ortasında yaşanan sel ve fırtına, tüm dünyanın üzerinde durduğu küresel iklim değişikliğine ilişkin tartışmaların, Türkiye özelinde yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu, dünyanın hızlı bir iklim değişikliği problemi ile karşı karşıya bulunduğunu belirterek, “Bu durum zaman zaman doğrudan bazen de hissettirmeden hayatımızı etkiliyor. İklim değişikliği dendiğinde genelde ilk aklımıza gelen şey küçük bir buzun üzerindeki kutup ayısıdır. Yapayalnız kalmış, buz eriyor ve ölme tehlikesiyle karşı karşıya gibi bir imaj kafamızda canlanıyor. Ancak iklim değişikliği aynı zamanda sel felaketi karşısında İstanbul’da arabaların tepesinde mahsur kalan insanlar da demek. Yani sadece kutup ayıları değil hepimiz tehlikedeyiz” ifadelerini kullandı.
KURAKLIK VE SEL RİSKİ
Bozoğlu, şu değerlendirmelerde bulundu: “Sanayi Devrimi’nden sonra dünya yüzeyinde yaklaşık 1.1 santigrat derece sıcaklık artışı olduğunu görüyoruz. İklim değişikliğinin anlamı; buzulların erimesi, sel felaketlerinin artması, kuraklığın çesitli bölgelerde yoğunlaşması, biyoçeşitlilik dediğimiz türlerin risk altına girmesi, ekolojik dengenin bozulması ve gıdaya erişimde sorun yaşanması demektir. Vücudumuzdaki 2-3 derecelik bir artış bizi nasıl hasta ediyorsa dünyada da sıcaklık dengesi bozulduğu anda bütün sistem alt üst oluyor. Dünyanın ısınma potansiyeline bakınca çok daha büyük felaketlerle karşı karşıya kalacağımızı görmek gerekiyor. Türkiye özelinde ise İç Anadol’da ciddi kuraklık, temiz içme suyuna erişimde sıkıntı, Ege ve Akdeniz’de ise sel ve taşkın riskiyle karşı karşıyayız.”
‘YAĞMUR KANALLARI AYRILMALI’
Bozoğlu, İstanbul’daki yapılaşmaya da dikkat çekerek, “İstanbul’da her taraf betonlaşmış. Mevcut park ve bahçeler daraltılıyor. İşte kent merkezindeki yeşil alan azaldığı zaman yüzeyden akan suyun yer altı suyuna karışması engelleniyor. Betonun üzerine yağacak yağmuru tutacak kanalları da yeterince inşa etmiyoruz. Şehirde kanalizasyon sistemi ile yağmur toplama kanallarının ayrılması gerekiyor. Herkesin vicdanını ortaya koyması lazım... Koca kentte 50-150 santimetreçapındaki borularla kanalizasyonu yönetmeye çalışırsak, mazgalları temizlemezsek sel felaketi kaçınılmaz olur” dedi.
TOPLU TAŞIMA ÖNERİSİ
Bozoğlu, söyle devam etti: “İklim değişikliğinin temel sebeplerinden birisi de araç kullanımı. Raporlar Ankara’nın hava kirliliğinin yüzde 33’ten fazlasının araçlardan kaynaklı olduğunu gösteriyor. İstanbul, Ankara ve İzmir’de temiz hava solumuyoruz. Araba kullanımı azaltılıp toplu taşıma geliştirilmeli. Küresel ısınma ile birlikte orman yangınlarında artış olduğu bilimsel raporlara yansımış durumda. Yaz aylarında etrafa atılan sigara izmaritleri, cam parçaları, hafriyat kamyonlarının orman alanlarına izinsiz bir şekilde hafriyat dökmeleri büyük sorun. Çevresel suç işleyenlerin mutlaka kanun önünde yargılanması gerekiyor. Sorumlu bürokrat ve siyasilerde bu konuda hesap verebilir nitelikte olmalı.”
‘EN ÇOK TÜRKİYE ETKİLENECEK’
Dünya üzerinde iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkenin Türkiye olduğunu belirten Baran Bozoğlu, “Çünkü üç tarafı denizlerle çevrili ve Akdeniz Havzası’nda. Bilimsel modelleme çalışmalarında sel felaketleri, bazı bölgelerde kuraklık ve tarımsal üretimin düşüşü özelinde en büyük etkinin Türkiye’de olacağı görülüyor. En çok etkilenecek şehirlerin başında ise İstanbul ve İzmir’in geldiğine dair bir akademik çalışma yeni yayınlandı” ifadelerini kullandı.
HAYDARPAŞA LİMANI SAVAŞ MEYDANI GİBİ
Kötü hava koşullarının en fazla zarar verdiği Haydarpaşa Limanı’nda ortaya çıkan zarar gün ışığıyla birlikte ortaya çıktı. Devrilen vinçler ve ardından başlayan yangın nedeniyle dün limanda yükleme ve boşaltma yapılamadı. Liman sahasında zarar tespit çalışmalarının sürdüğü, tamamlanmasının ardından enkazların kaldırılma işlemlerine geçileceği öğrenildi.
ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANLIĞI SORUMLULUĞU HALKA YÜKLEDİ VE MİLLETİ UYARDI: "METEOROLOJİ’NİN DUYURU, HABER VE İKAZLARINI DİKKATE ALIN"
Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca, önceki gün İstanbul’da meydana gelen sağanak yağışın ardından, Meteoroloji’nin yapmış olduğu uyarının tam anlamıyla gerçekleştiğinin görüldüğü belirtilerek, “Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün tahmin ve uyarıları dikkate alınırsa bu tip hadiseler daha az zararla atlatılabilir” ifadesi kullanıldı. Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün perşembe günü 10.45’te yayımladığı 168 numaralı uyarıda söz konusu dolu yağışı, yıldırım hadisesi, ani sel, su baskını ve yağış öncesi kısa süreli fırtına konusunda gerekli ikazların yapıldığı, yapılan ikazların da anında ilgili mercilere iletildiği kaydedildi. Açıklamada, şu ifadelere yer verildi: “İstanbul’da meydana gelen hadiseler dikkate alındığında Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün uyarısının tam anlamıyla gerçekleştiği görülüyor. Ayrıca basında bir bilgi kirliliği yaşanıyor ve herkes bir tahminde bulunuyor. Bu yüzden bütün ilgili birimler, basın ve vatandaşlar Meteoroloji’nin uyarılarını dikkate alırsa bu tip hadiseler daha az zararla atlatılabilir.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

DEVLETİN "Hükümetin" DİKKATİNE!.. Çok Önemli Bir Haber "Kıyamet Deposunda Ölüm Tohumları" Norveç’in Kuzeyindeki Bir Adaya Kurulan “Svalbard Küresel Tohum Deposu” Hangi Kıyameti Bekliyor?

ALMAN ASILLI ABD’Lİ GAZETECİDEN ÜRKÜTÜCÜ İDDİA, İHBAR!..
KIYAMET DEPOSUNDA ÖLÜM TOHUMLARI...!!!
 “Kıyamet Tohum Deposu” Olarak Bilinen, Norveç’in Kuzeyindeki Bir Adaya Kurulan “Svalbard Küresel Tohum Deposu” Hangi Kıyameti Bekliyor?
“Svalbard dünyayı ele geçirme planının bir parçasıdır”
Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini iddia ediyor.
Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen kıyamet nedir? Esas amaç ari üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı?
KIYAMET DEPOSU 
VE ÖLÜM TOHUMLARI!..
2008 yılının Mart ayında, Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen bir ambar kuruldu. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna ‘kıyamet tohum deposu’ da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.
BURAYA KADAR HER ŞEY GAYET İYİ NİYETLİ GÖRÜNÜYOR.
Ancak Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl’ın bu proje ile ilgili dehşet verici şüpheleri var. Engdahl, tarım sektörünü ellerinde tutan GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini düşünüyor. Spitsbergen’in buzlaşmış kayalıklarının altında ‘dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme’ planlarının yattığını iddia eden Engdahl, teorisini ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişleri hakkında ayrıntılı hatırlatmalar yaparak ispatlıyor. İlk baskısı 2007’de yapılan, Nisan 2009’da Türkçeye çevrilen “Ölüm Tohumları/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar’ adlı kitabın da yazarı olan Engdahl ile ‘kıyamet muhafızları’ dediği finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Svalbard Küresel Tohum Deposu üzerindeki hedefleri hakkında konuştuk.
KIYAMET MUHAFIZLARI
Svalbard Küresel Tohum Deposunun finansörleri kimler?
-Öncelikle, bu ambarın Global Crop Diversity Trust (GCDT- Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) aracılığıyla işletildiğini söylemeliyim. Nisan 2009 rakamlarına göre 123 milyon dolarlık bir finansmanları var. Roma’da kurulan bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson bulunuyor. 1998’e dek NewYork merkezli Nüfus Konseyi’nin de (Population Council) başkanıydı. Bu konsey John D. Rockefeller’ın nüfus populasyonunu düşürmek amacıyla 1952’de kurduğu, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir konsey.
Hollywood DreamWorks Animation’a başkanlık eden Lewis Coleman 
Diğer GCDT üyeleri arasında Hollywood DreamWorks Animation’a başkanlık eden Lewis Coleman da var. Coleman ABD’nin en büyük Pentagon anlaşmalı askeri endüstri şirketi olan Northrup Grumman Corporation’ın da kurul başkanıydı. Örgütün finansörleri ise; geçen yıl şirketin aktif yönetiminden çekilerek kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı aracılığıyla kendini Asya ve Afrika’daki çiftçilere yardıma adayacağını beyan eden Microsoft’un kurucusu Bill Gates!
Dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD’li DuPont/Pioneer Hi-Bred! Yine bir ABD’li GDO devi Monsanto! İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta! 1970’lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla ‘Yeşil Devrim’ diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller! ABD, İngiltere, Norveç, Almanya, İsviçre ve Kanada’dan da devlet fonları aktarılıyor.
Yani özetle, GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde ‘zaten var olan’ tohum depolarına ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’a muhtaç kalınacaktır?
EBU GARİB TOHUMLARI NEREDE?
Nükleer savaş, iklim değişimi veya meteor düşmesinin dışında bir felaketten mi söz ediyorsunuz?
-Evet, planlı bir felaketten söz ediyorum. Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak’a bakmak yeterli. Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yerdir. Ebu Garib’de yüzlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra tohum mahzeni tarihe karıştı. Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor. Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard’da bir araya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacak! Sonrasında da Monsanto ve DuPont gibi devler kendi GDO tohumlarını tüm dünya çiftçilerine tekelden sunabilecekler. Yani tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler.
ARİ IRK YARATMA ‘PROJESİ’
-Hayır, bunu açıklamak için önce kıyamet muhafızlarının kimliklerinden ve geçmişte neler yaptıklarından biraz söz edelim. Rockefeller 1971’de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Gurubu olan CGIAR’ı kurdu.
CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) ‘modern tarım ürünü’ kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD’de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi. GDO’lu ‘Gen Devrimi’nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular.
CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programı’nı ve Dünya Bankası’nı da işin içine dahil etti. Böylelikle Rockefeller Vakfı 1970’lerden itibaren küresel tarım politikalarını şekillendirebilecek konuma geldi. Ve başardı. CGIAR aslında Rockefeller ailesinin on yıllar süren bir planının parçasıydı. Bu plan ‘Proje’ olarak adlandırılan, üstün ırk yaratma planıydı.
“Rockefeller Hitler’in de finansörüydü”
ÜSTÜN IRK YARATMA PROJESİ TAM OLARAK NASIL BİR ŞEY?
-Rockefeller Vakfı’nın ve zengin finans kurumlarının 1920’lerden beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı meşrulaştırmak için kullandıkları öjenik bilimi daha sonradan genetik mühendisliği olarak değiştirilmiştir. Hitler ve Naziler buna ari üstün ırk diyorlardı. Hitler’in öjenik çalışmaları da bugün Svalbard’a milyonlarca dolar akıtan Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti.
Rockefeller Vakfı Third Reich’s Kaiser Wilhelm Institutes’nün ari ırk öjenik çalışmalarını finanse ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Amerika resmi olarak savaşa Hitler Almanyasının karşısında olarak girerken, Rockefeller Standard Oil Group, illegal olarak Alman Luftwaffe ve Wehrmacht birliklerine petrol nakline devam etti. Bununla ilgili Amerika senato araştırması da yapıldı.
Rockefeller Vakfı insanı ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan özelliklerini dilenilen şekilde değiştirmeyi amaçlıyorlardı. Hitler’in öjenikçi bilim adamları 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sessiz sedasız ABD’ye götürülmüş ve çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda ilk adımları atmışlardır.
Gıdalar ile negatif öjenik
AMAÇ TARIM YANİ GIDALAR ÜZERİNDEN ÜSTÜN IRK YARATMAK MI?
-Aslında daha da kötüsü. Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920’den beri biricik amacı ‘negatif öjenik’tir. ‘Negatif Öjenik’ istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonal’in kurucusu, koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesinin yakın dostu Margaret Sanger 1939’da Harlem’de ‘Negro (Zenci) Projesi’ adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: “Negro (Zenci) nüfusu ortadan kaldırmak istiyoruz”
20 yıllık kısırlaştırma projesi
NEGATİF ÖJENİK BİR KISIRLAŞTIRMA PROJESİ Mİ?
-Örnekler üzerinden gidelim. Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, yendiği takdirde erkeği kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği marifetiyle geliştirdiklerin açıkladı. Epicyte, Svalbard’ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücülü mısırı ABD Tarım Bakanlığından (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.
Bir başka örnek; 1990’larda BM Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Erkekler de tetanoz olabilirdi ama aşı erkeklere yapılmadı. Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi.
Test sonuçları gösterdi ki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla ile birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu. Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) için tetanoz taşıyıcılı bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972’de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum deposunu ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı!
HİBRİD TOHUMLARLA 
TEKEL TUZAĞI
Rockefeller’in gelişmekte olan ülkelerde yürütmüş olduğu ve hala devam eden Yeşil Devrim çalışmalarına da bu açıdan bakınca korkunç görünüyor…
– Rockefeller Vakfı 1946’da Nelson Rockfeller ile Pioneer Tohum Şirketi kurucusu Henry Wallace’ın Meksika’ya yaptıkları bir geziden sonra sadece adı yeşil olan Yeşil Devrimi başlattı. Neydi Yeşil Devrim? 60’larda Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Yıllar sonra, Yeşil Devrim’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri bir tarım işi geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; tıpkı yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde yaptıkları gibi.
NASIL TEKELLEŞTİLER?
-Yeşil Devrim gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesine dayanıyordu. Hibrid tohumlar üreyemedikleri için çiftçilerin her sene tohum alması gerekiyordu. Hibrid tohum patentlerinin DuPont/Pioneer Hi-Bred’in ve Monsanto’nun başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı. Hibrid tohumlar ve bu tohumların ihtiyaç duyduğu kimyasal gübreler, çiftçileri tarım ve petro kimya şirketlerine bağımlı hale getiriyordu. Bu gübreler Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şirketlerinin ürünüydü. Ot ve böcek ilaçları da petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu. Yeşil devrim aslında bir ‘kimyasal darbeydi’. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Bu nedenle Dünya Bankası’ndan kredi notu alarak ve ABD hükümetinin garantisi altındaki Chase Bank ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borçlar aldılar.
SONUÇ?
-Bankalara ve tefecilere borçlanan çiftçiler genellikle topraklarını kaybettiler. İş aramak için şehirlere göç ettiler; fabrikaların ucuz işçi açığı da kapanmış oldu.
Peki ya bugün?-Bugün de Gates ve Rockefeller Afrika’da Yeşil Devrim adı altında bir projeye daha milyonlar yatırıyor. Amaç yine GDO tohumların ve kimyasalların yaygınlaştırılması. Bunun için pek çok teşvik ve kampanyalara başvuruyorlar.
Patentli biyolojik silah
BÜYÜK BİR TEKELLEŞME TEHDİDİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ…
-Amaçları tüm tohumları patentlemek ki kendilerinden izinsiz kullanılamasın. Sonra küçük çiftçileri adım adım lisans parası ödemeye mahkum edecekler, ödemeyenlere de patent ihlalinden ceza verilecek. Plan işlerse tüm dünya birkaç tohum devinin kölesi olacak. Washington’dan gelen emirler doğrultusunda Washington’un siyasetlerine karşı olan üçüncü dünya ülkelerine tohum vermeme olasılığı için de kapıyı aralayacaktır bu. Ayrıca pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi korkunç bir biyolojik silah olarak da kullanılabilir. Genetik müdahalelerle öldürücü gıdalara çevrilebilirler.
F. William Engdahl kimdir?
1944 yılında ABD’nin Minneapolis eyaletinde doğan Engdahl, Princeton Üniversitesi’nde hukuk, Stockholm Üniversitesi’nde de ekonomi okudu. İlk kitabı dünya
petrol politikaları hakkında yazdığı ‘Savaş Yüzyılı’ oldu. Serbest gazeteci olarak makaleler yazan Engdahl, Almanya’da yaşıyor.
*** F. William Engdahl “Kıyamet Tohum Deposu”
KAYNAK.1) https://sonmucid.wordpress.com/2010/04/21/alman-asilli-abdli-gazeteciden-urkutucu-iddia/
*** F. William Engdahl “Kıyamet Tohum Deposu”
KAYNAK.2) https://resistancehonorable.blogspot.com.tr/2017/01/alman-asll-abdli-gazeteciden-urkutucu.html?m=1

20 Temmuz 2017 Perşembe

İHANETE ÇANAK TUTAN, ARKA ÇIKAN, DESTEK OLAN; KADİM "TÜRKİYE CUMHURİYETİ DÜŞMANLARINA" YARDIM VE YATAKLIK YAPAN HAİNLERE VİZE VERENLER KAHROLSUN

KİMSE “BÜYÜKADA” HAİNLERİNİN ARKASINDA DURMASIN!..
O toplantıda gündem konusu olan ‘ihanetin yol haritası’ ve menfur amaçlarının belgesi delil sayıldı
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Büyükada’da yapılan toplantıyla ilgili açıklamasında ‘masanın üstünde ne tür haritalar, ne tür projeler olduğunu polisimiz tespit etti’ dediği harita ortaya çıktı. Menfur ve melhus ihanet haritasının Türkiye’nin bölünmüş halinin olduğu ve toplantıya katılan İsveç Uyruklu Ali Ghravi’nin üzerinden çıktığı öğrenildi.
EMPERYALİZM UŞAĞI ÖRGÜTLER VE HAİN ÖRGÜTLENMELER
Uluslararası Af Örgütü ile Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Gündemi ve Eşit Haklar İçin İzleme Dernekleri’nin Büyükada’da bir otelde yaptıkları toplantı Türkiye’nin gündemine oturmuştu. Toplantının polis tarafından basılmasının ardından 10 aktivist gözaltına alınırken önceki gün 6’sı ‘terör örgütüne yardım ve yataklık etmekten’ dolayı tutuklanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Büyükada’daki toplantıyla ilgili ‘masanın üstünde ne tür haritalar ne tür menfur ihanet projeleri olduğunu polisimiz tespit etti” diyerek üzerinde çalışılan bir harita olduğuna işaret etmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bahsettiği haritanın toplantıya katılan İsveç Uyruklu Ali Ghravi’nin üzerinden çıkan ve Türkiye’nin Doğu bölgelerinin bölünmüş olduğu bir harita olduğu ortaya çıktı.
BÖLÜNMÜŞ HARİTA
Yeryüzünde “en önemli ve değerli, hatta vazgeçilmez İnsan Hakkının Adalet, Hukuk ve gerçek Demokrasi” olduğunun idrakinde olmayan Uluslar arası Af Örgütü ile Helsinki Yurttaşlar Derneği Emperyalizmin amaçlarına hizmet ediyor. Bu masum görüntü ardında menfur amaçlarla çalışan örgütte, İnsan Hakları Eğitmeni ve bilişim uzmanı olduğunu ifade eden Ghravi’den ele geçen haritada, Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içinde yer alan Doğu ve Güneydoğu Bölgesinin büyük bir bölümünün çizilen sınırla, Kuzey Irak ve Suriye’de Kürt kökenlilerin yaşadığı alanlarla birleştirildiği görülüyor. Yine aynı Haritada İran sınırları içerisinde kalan belirli bölgeler de bu harita içinde tek sınır olarak yer alıyor.
MİT’E SUNULAN BELGE
Toplantıda gözaltına alınanlar arasında olan Helsinki Yurttaşlar Derneği üyesi Nalan Erkem’den çıkan belgede ise FETÖ terör örgütü soruşturmasında tutuklanan Bedriye İştar Tarhanlı ile defalarca görüştüğü ortaya çıktı. Ele geçirilen dijital malzemeler arasında delil olarak yer alan bir belgede ise MİT tarafından TBMM Araştırma Komisyonuna 2012 yılında gizli ibaresiyle gönderilen bir belge yer aldı. Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser’in telefon ve bilgisayarında yapılan incelemelerde ise, Af Örgütü’ne üye olmak isteyen PKK’lı bir doktorun mesajları bulundu. Mesajda, bu kişinin uzun zamandır PKK üyesi olduğu, Kuzey Irak’ta cephede bulunduğu ve Af Örgütü’ne katkı sağlamak istediği yer alıyor. (Yararlanılan Kaynak ve alıntı: Mehmet Ali Demir / Vatan)